18 Ağustos 2019

SENİNLE BAŞLAMADI- (KİTAP TAVSİYESİ)


Seçimlerimizde, kişiliğimizde, ruhsal problemlerimizde, başarılarımızda, ikili ilişkilerimizde atalarımızın genlerinin, yaşadıkları travmaların etkili olduğunu söylesem. Herhalde hepimiz aile geçmişimizi sorgular, hayatlarında neleri yaşadıklarını öğrenmeye çalışırdık değil mi? Bence de şimdiden öğrenmeye başlamalıyız özellikle bizim üzerimde etkili olan büyükanne, büyükbaba, anne ve baba kuşağını. Nasıl çocukluk geçirdiler, bir travma yaşadılar mı, ilk aşkları ya da hayatlarında yara bırakan bir aşk var mıydı, anne ve babalarıyla ilişkileri nasıldı? Bunun gibi yüzlerce soru sormamız gerekiyor aslında. Biz toplum olarak yaşanmış kötü ve bizi üzen olayların üstünü kapatarak unutulacağı ve rahatlayacağımızı düşünürüz. Hadi öyle olmayıpta bizden sonraki nesillerimizde, torunlarımızda depresyon, anksiyete, bağlanamama, kimseye güvenememe, alkolik olma, intihar etme boyutuna kadar getiriyorsa. Kitapta yaşanmış birçok örnek, psikolojik vaka var. Örneğin, 19 yaşına bastığı gün gece üşüme hissiyle uyanıp uyursam öleceğim korkusuyla uzun süredir uyuyamayan genç kızın geçmişimde amcasının donarak ölmesi ve bu olay, uyuyamama problemi yaşanana kadar aileden hiçbir üyenin o doğmadan önce bir amcası olduğundan bahsetmemesi. Diğer bir örnek anne sevgisi alamamış bir çocuğun ikili ilişkilerinde nasıl olsa terk edileceğim bilinçaltı etkisiyle ilişkilerini uzun süre sürdürememesi, başlayamaması, bağlılık kuramaması ve terk edilmeden terk etmesi.

Bizim üzerimizde ailemizin, atalarımızın nasıl bir etkisi olduğunu anlamamız için ilk önce ÇEKİRDEK DİLİMİZİN farkına varmamız gerekiyor. Peki çekirdek dilimizin nasıl farkına varabiliriz. Günlük yaşamda, sıkıntılı halimizde sürekli kullandığımız ya da içimizden, düşüncemizden, kalbimizden sessizce geçirdiğimiz cümlelerdir bunlar. (Örneğin, Kimse beni sevmiyor. Başarısız olacağım. Boğuluyor gibi hissediyorum. Nasıl olsa oda beni terk edecek, kimseye güvenmiyorum, Yalnızım, Yalnız kalmaktan korkuyorum, Ya yeniden parasız kalırsam, eğer yanlış bir sey söylersem reddedlirim bu yüzden kendimi tutuyorum…. Gibi sizinki daha da farklı olabilir.)
Çekirdek dilinizi belirlediğiniz. Çekirdek dilinizi belirledikten sonra anne ve babanızı tanımlayın. Yalnız bunda dürüst olun lütfen. (Örneğin, annem bizi severdi ama hiç sevgisini gösteremezdi. Babam sevecen biriydi ama annem çok soğuk ya da Babam alkolik, aciz biriydi gibi….)

Anne- babanızın ilişkisi bir travma yaşayıp yaşamadıkları. Onların anne- babalarıyla ilişkilerini yazın kağıda. Şimdi ise büyükanne ve büyükbabanızı tanımlayın, travmalarını yazın. Daha da net olduğunuzu düşünmüyorsanız, gözlerinizi kapatın anne babanızı karşınızda hayal edin. Onlara mesafeniz nasıl, uzak mısınız, yakınında mısınız? Sarılıyor musunuz, mesafeli mi duruyorsunuz? Ya da size zorla sarıldı nasıl hissettiniz? Eğer bu alanda bir problem varsa ilk önce anne- babanızla yakınlığı artırmanız gerekiyor kendi ruh sağlığınız için, ölmüş bir kişi de olabilir. Bu yine mümkün hayal ederek, o karşınızdaymış gibi konuşarak. Ki bilim adamları zihinde canlandırmanın, tıpkı gerçekmiş gibi beyinde aynı nöronları etkilediğini görmüş yani BEYNİMİZİ KELİMELERLE, HAYALLERLE KANDIRABİLİYORUZ ve iyileşmesine katkı sağlayabiliyoruz.

Diğer sorgulamamız gereken kısım annemizin bize hamileyken nasıl bir hamilelik geçirdiği, kaza, ölüm vb travma yaşayıp yaşamadığı. Ve doğumdan sonra bizimle nasıl ilişki içerisinde olduğu bakıcıya mı bırakıldık, işi dolayı ilgilenilmedik mi? Özellikle ikili ilişkilerde, güven, sevgi ilişkisi için en önemli kısım bu. İsterseniz bunu yaşanmış bir olay üzerinden inceleyelim. Dan ve Nancy bir süredir evlidirler. Fakat evlilikleri çok iyiye gitmemektedir. Dan, Nancy’nin hep tatminsiz, onu memnun edemediğinden sürekli isteklerinin olduğundan şikâyetçi, Nancy ise Dan’nin onunla yeterince ilgilenmediğinden şikâyetçiler. O zaman aile sistemlerine bakalım:





Harita zaten bizim içimizde. Belki yolumuz karanlıkta kalmış olabilir. Ama genellikle ışık sağlamaları için partnerlerimize güveniriz. Bilinçaltımız, genlerimiz uygun eşi seçmeye çalışırlar bu yüzden. Ya Dan, Nancy gibi bu kaostan bir zaferle çıkarsınız ya da karanlıkta kalırsınız. Kitapta daha değinmediğim o kadar nokta var ki. Bu nedenle kesinlikle alıp okuyun, hatta bütün yakınlarınıza önerin, hediye edin. 


Ben çekirdek dilimin farkına vardım, bilinçsizce yapıyormuşum, düşününce.Şimdi aile sistemi tablosu oluşturacağım ve bu soruları da yönelteceğim. Hatta evlenmeyi düşündüğünüz kişiye bile yaptırın bunları ya da eşinize bu önlem almak olarak anlaşılmasın. Birbirinizi ve kendinizi daha iyi anlamak, tanımak adına. Hadi bakalım herkes kendisiyle tanışsın biraz. 

Görüştüğüm zaman görüşürüüüüz!! 







SAHİPSİZ CÜMLELER

26 Haziran 2019

KARS- DOĞU EKSPRESİ


Artık Doğu Ekspresini duymayan kalmamıştır sanırım. Bilet alıp gitmesi de çok zor. Fakat son günlerde turizm bakanlığının projesiyle Turistik Doğu Ekspresi turları başladı. Bilet fiyatları normal doğu ekspresinden biraz daha yüksek. Hem artı hem de eksi yönleri var. Artı ve eksi yönlerine, yanınıza neler almanız gerektiği, neleri görmeniz, gezmeniz gerektiği konusunda tek tek bilgi vereceğim.


Öncelikle Turistlik Doğu Ekspresi ile gidecekseniz tura rehber fiyatının da dâhil olduğunu düşünmeyin. İnsanların çoğu bu şekilde düşünerek bilet almış sanırım. Çalışan görevlilere bu yüzden çok şikâyet bildirimi oldu ama ben burada trendeki görevlilerin değil, Turizm Bakanlığının eksikliği olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden insanların kompartıman görevlilerine çıkışları hiç hoşuma gitmedi, hele Kompartıman görevlimiz Kemal Bey gibi naif bir insana. Ben hayatımda konuşurken bu kadar naif, kibar olan bir insan görmedim. Eğer yazıma denk gelirse buradan selam söylüyorum kendisine. Doğu ekspresi turu  düşünüyorsanız umarım sizin yolculuğunuza da eşlik eder o güzel naifliği ile.

Hafta sonu iki günlük süreç boyunca en çok öğrendiğim şeylerden birisi insanlarla uğraşmanın ne kadar zor olduğu, tarih bilgimin ne kadar zayıf olduğu (bu yüzden kitap okumaya başlayacağım bu konularla ilgili) bazı noktalarda ön yargılı olduğum ve insanlardan umudunuzu kaybettiğinizde doğu ekspresi turuna çıkmanız gerektiğiydi. Yeni insanlarla tanışıyorsunuz vagon sanki bir mahalle kompartımanlar da mahallede ki evler gibi.  Günaydın komşu, iyi geceler diyor insanlar birbirlerine normal hayatımızda birbirimizin yüzüne bakmayan bizler, günaydın diyoruz, iyi geceler diyoruz, birlikte sohbet ediyoruz, hayatı paylaşıyoruz; orada farklı bir dünya var. Unutmayacağım kişilerden birisi de Mevlüt amcam, Sivas Divriği de bizi karşılayıp Divriği’nin en güzel köşelerini gezdirdi bize. Hele bir de insanlara bizi tanıtırken gururlu bir şekilde gözleri ışıldayarak misafirlerim diye bizi tanıtması hayatta böyle insanlar kaldı mı dedirtti bana. Şaşkınca izledim onu bize eşlik ettiği süre boyunca. Hem de öyle güzel bir rehberlik yaptı ki bize Sivas Divriği Ulu Cami hakkında anlattığı bütün bilgiler aklımda. ( Ulu Camiyi kesinlikle görmelisiniz 2020 yılına kadar yenileme çalışmaları var ama içine giremeseniz de dış yapısını görebiliyorsunuz. Dışı böyle güzel, tarih ve bilgi kokan bir yer ki içi nasıl bir güzel yerdir bilemem) Sonra çarşısını gezdik ve eski tarihi çay ocağında çaylarımızı yudumladık. Çay ocağının sahibinin bizi mani ile karşılaşması, çaylarını ikram ederken mani okuması ayrı bir renk kattı gezimize. Tabi ki konaklarıyla da ünlü Sivas Divriği Abdullah Paşa konağını görme imkânımız oldu ve Mevlut amcadan güzel hikâyesini dinlememiz bir gülümseme oluşturdu yüzümüzde. Umarım onunla tekrar yollarımız kesişir.

Gelelim turistlik doğu ekspresi normal doğu ekspresinden ne farkı var. Turistlik doğu ekspresi duraklarında iki buçuk-üç saat arasında duruyor. Oysa normal doğu ekspresinde bu süre beş, on dakika sürüyor. Daha çok şehir ve yer görmeniz için büyük bir artısı var. Sadece son durak olan Kars’ı görmüyorsunuz, Erzincan Kemaliye, Sivas, Sivas Divriği, Erzincan, Erzurum ve Kars. Doğu ekspresinde rehberlik için paketler sunuluyor size hangi şehri gezmek istediğinize dair ona göre ücret ödüyorsunuz. Trendeki bazı insanlar buna karşı çıktı ( tabi bende) ama ben kesinlikle rehberle gezilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bize eşlik eden rehberimiz Naim Beydi. Kendisi çok esprili birisi gözlemlediğim kadarıyla, gezdiğimiz yerler hakkındaki tarihi bilgileri çok güzel anlattı bize. (Tavsiye ettiği Anabasis- Onbinlerin Dönüşü, Kuyucaklı Yusuf kitabı ilk okuyacağım kitaplardan biri olacak. Bu gezi tarih merakımı artırdı.) buradan ona da çok tekrar teşekkür ediyorum.  Özellikle Kars Ani harabesinin rehberle gezilmesi gerektiğini düşünüyorum. İnsanların bir kısmı rehberlik ücreti vermemek için taksi kiraladılar ama ani harabelerini gezerken sadece yapılara bakmaktan, fotoğraf çekmekten öteye gitmemiştir yaptıkları. Yaşamışlıktan, tarihi bilgiden eksik olan bir gezi olmadı hiç olmazsa bizim için. Bir de hatırlatma olsun Ani Harabeleri ve Çıldır Gölü Kars a çok yakın değil. Bu yüzden taksi ücretleri de çok yüksek aklınıza 20 lira 50 lira gibi düşük bir ücret gelmesin. 


Rehberle gezmeniz gereken diğer yer ise uzaklık açısından Erzincan Kemaliye. Kesinlikle burayı da rehberle gezmelisiniz nehirde tekne turu, sonra Kemaliye’nin Mani yolu, ilginç kapıları ( kapıları hakkında intagram da bilgilendirme yapacağım) ve tarihi binaları, doğası, evlerin yanından, önünden geçen küçük su kanalları ile küçük Venedik Kemaliye, görülmeye değer. Erzincan ve Erzurum’u kendiniz gezebilirsiniz. Erzincan’da tren garından sizi çarşı merkeze götüren belediye otobüsleri var. Yaklaşık 10 dakika sürüyor. Ve Erzincan da ise bakırcılar çarşısına uğrayın mutlaka. Erzurum’da tren garı merkezine çok yakın biz yürüyerek gezdik fakat gece saat 10.00 denk geldiği için çoğu tarihi bina, müze kapalıydı bence bu eksi yönüydü. Sanırım bu eksikliği bildirdikten sonra bir düzenleme yapılacaktır; çünkü Erzurum gündüz gezilmesi gereken bir şehir. Erzurum’a giriş yaparken beni gülümseten şeylerden birisi de parklarda, balkonlarında oturan insanların bizi el sallayarak karşılamasıydı, benim çok hoşuma gitti. Ve son durağımız Kars’a gelelim. Karsta Kale Cafe Restoran da sabah kahvaltısı yapın kesinlikle peynir çeşitleri oldukça zengin. Yine Kale Cafe Restoran’da akşam kesinlikle piti yemeğinden tadın ve çekirdeğinden (Kars sımışkası) çitletin çay eşliğinde sonra aşık atışmalarını ve Kafkas dansı gösterisini izleyin. Ve Sarıkamış şehitlerimiz için yapılmış müzeyi kesinlikle gezmelisiniz. İnsanı hem duygulandırıyor hem de gururlandırıyor.

Peki, Doğu Ekspresinde zorlandığım bir şey yok muydu? Evet, vardı tuvalet kısmı beni en çok zorlayan şeylerden biri oldu. Sifona basmayı bilmeyen insanlar var maalesef. Ve tren de bu tuvaletlerle sürekli ilgilenmesi gereken bir görevlinin olması gerektiğini düşünüyorum. Bunun dışında trenin sallantısı ve çıkardığı hafif gürültüden dolayı ilk gün çok uyuduğumu söyleyemem ama ikinci gün evimdeymişim gibi uyudum. Hatta eve gidince sarsıntı olmadan nasıl uyuyacağım bile dedim :) Çok sarsıntıya gelemeyen ve sessizlik arayan bir insansanız tren yolcuğu size göre olmayabilir. Bunun dışında çarşaflar, yastık yüzleri oldukça temiz ama battaniye konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ve tüylü ( tüylü battaniyeleri pek sevmem de), yıkanmasının mümkünatı yok ve ben yanımda pikemi ve yastık yüzünü götürmüştüm o nedenle benim açımdan pek sorun olmadı. Bunun dışında dönüşü de trenle yapmış olmam biraz yorucu olmasına neden oldu. Bu nedenle gidişi trenle ve dönüşü de uçakla yapsanız daha iyi olur. 

Trenin yemek hane kısmına gelirsek, önceden giden kişilere sorduğumda yemekler bitiyor diyordu. İnanmamıştım ama gerçekten bitiyor. Son döneri yemiş biri olarak söylüyorum. Çay, kahve, sıcak su, su konusunda problem yaşamazsınız. O yüzden kettle vb şey götürmenize gerek yok. Hatta bunu kullanmak yasak çünkü vagonun elektrik sistemini bozabiliyor buda elektriksiz ve klimasız kalmanıza sebebiyet verebilir aman ha. Yemek hane de Türk kahvesine kadar her şeyi içebilirsiniz gerek yok. . Hatta bilgisayarınızı da yemekhane de kullanabilirsiniz. Ben film keyfi bile yaptım. Peki, tren yolcuğunda yanınıza neler götürmelisiniz. Yastık yüzü, pike, odanızı süslemek için mum, ışıklar, süs eşyaları, kesinlikle üçlü priz ( bütün bunlar kompartımanı evmiş gibi benimsemenize yardımcı oluyor ve vagonun en güzel evi olabiliyor.)  ıslak mendil, peçete, tuvalet kağıdı, küçük bir havlu kahvaltılık ürünler ( ilk gün kahvaltınızı kompartıman da masa da yapmak çok güzel oluyor.) terlik, oldukça rahat kıyafetler, spor ayakkabı ve güzel şık bir kıyafet götürmelisiniz..

Doğu ekspresi, iki gün içinde ama bana sanki aylardır orada bulunuyormuşum gibi bir his veren zaman yolculuğuydu benim için, Hatta kompartmanıma o kadar alıştım ki yorulduğumda hadi evimize gidelim diyordum. Adını hatırladığım, hatırlamadığım ben de güzel etkiler bırakan kişilerle tekrardan karşılaşmak dileğiyle. Daha fazla görüntü ve video için intagram'mıma beklerim.

Görüştüğüm zaman görüşürüz!!! :)


SAHİPSİZ CÜMLELER

20 Şubat 2019

İLETİŞİMDE ARANIZDAKİ ENGELLERİ KALDIRIN


İletişimde hep sözel iletişim (Ses tonu, sesin yüksekliği….) Beden dili (jest, mimik, mesafe….) üzerinde durulur da iletişim türlerinden en önemli olan iki madde hep unutulur. Onlarda dinleme ve örnek olmadır. Ve bu ikisi eksik olduktan sonra kurulan iletişimin hiçbir anlamı kalmıyor. Örneğin çocuğuna başkasının eşyasına izinsiz dokunmaması gerektiği söylersin ama eşinin telefonunu çocuğun yanında kurcalarsın. Örnek olmanın çocuklarla iletişimde en önemli madde olduğunu düşünüyorum. Çocuk ruh sağlığı ile ilgilendiğim için çocuklar üzerinde duracağım ama bu değineceklerim ikili, aile içi ilişkilerimizde geçerlidir. Ve iletişim ruh sağlığının temelini oluşturur.  Peki iletişim kurmak için önerilerimiz ne, onlar kısaca değinelim:

Çocuğunuzla aranızdaki fiziksel mesafeye dikkat edin. Bu durum çocuğun yaşına göre değişecektir. Küçük yaştaki çocuklar ebeveynlerine yakın olmak isterler. Kişisel konuşmalarda en iyi uzaklık iki adımdır. Ve bu yakınlığı ihlal ettiğinizde kişinin fiziksel aurasını ihmal edersiniz. (Not: fiziksel aurası ihmal edilmiş çocuklar cinsel tacize uğrama olasılığının arttığını önceki yazılarımdan okuyabilirsiniz.)  Ve fiziksel aurayı  ihmal etmek sözel iletişim için iyi değildir. O yüzden biz insanların kalabalık ortamlarda dipdibeliğin getirdiği huzursuz olma nedenlerimizden biri de budur.



Aranızdaki engellerin farkında olun. Çocuğunuzla konuşurken aranızda herhangi bir şey, engel olmamalı. Çocuğunuz ya da eşiniz konuşurken televizyon izlemek bir engel, bulaşık yıkamak bir engel, bilgisayara bakmak bir engel, cep telefonda bakmak bir engel, konuşurken evin içinde uğuldayan televizyon sesi bir engel… Bu nedenle iletişim türlerinden biri olan dinlemeyi sağlıklı bir şekilde yapmak istiyorsak iletişim kurarken aramızdaki engelleri kaldıracağız ve iletişimimiz devam ettireceğiz. İletişim de pozisyonunuz da açık bir mesaj verir. Telefonun karşısına oturmuş yüzünüz ekrana dönük bir şeyler yazarken konuşuyorsanız. Çocuğunuza mesajınız ya da eşinize “Seninle konuşmak istemiyorum, sana ulaşmak için gereken çabayı göstermeye hevesli değilim.” Bu olayın tam tersini düşünelim. Telefonla ilgilenirken çocuğunuz, eşiniz yanınıza geldi, telefonu (aranızdaki engeli) kaldırıp konuşmasını dinlemeye başladınız. Verdiğiniz mesaj “ Seni dinliyorum ve seninle konuşmak istiyorum. Aramıza hiçbir engel giremez.”

Çoklu duyusal iletişim kullanın. Bizim ailelerimizin en sık yaptığı yanlışlardan biri. Kendi ailemden de hatırlıyorum. Örneğin çamaşır odasından bağırarak konuşma. Aradaki mesafe önemli dedik ama bu kadar uzak mesafeyi kast etmedik. Çocuğunuzla konuşurken onunla aynı hizaya inin, nazikçe elinizi çocuğunuzun koluna, sırtına dokunarak onunla konuşun. Bunu yaptığınızda üç duyusuyla bağlantı kurmuş oluyorsunuz. Sizi işitir, sizi hisseder ve göz ucuyla bile olsa sizi görür.

Az ama öz konuşun. Bu iletişimde en sık yaptığımız hatalardan biri. Örneğin, Kahvaltıya gel yemek hazır demek yerine. Binlerce kelime kurup karşımızdakinin bizi duymasını bekliyoruz.  O kişi sizi duymaz. Anlatmak istediğiniz veya rahatsız olduğunuz şeyi anlatamazsınız. 

İletişimde kişiliğe değil davranışa odaklanın. Belki de toplum olarak biran önce öğrenmemiz gereken iletişim kurallarından biri bu. Aynı fikirde olmadığımız ya da yapmasını istediğimiz davranışı çocuğumuz yapmadığında. Salak, aptal…. Gibi direk kişiliğini zedeleyerek iletişim içerisinde olmamız. Kişiliği zedeleyecek konuşmalara başladığınızda aradaki iletişim değil, iletişimsizliğe dönüşür. İki kişi de birbirini duymaz. Ben bunu iki kişilik monolog diye tanımlıyorum. Ve sürekli çocuğunun kişiliğini zedeleyen bireylerin çocuklarının özgüvenini zedeleyeceklerini unutmamaları da önemlidir.

Açık olun. İletişimde en sık yapılan hatalardan biri daha. Mesela annenin kurduğu bir cümle “Zaten ben bu evim hizmetçisiyim. Çalış dur akşama kadar. Şuna bak……” paragraf dolusu konuşur da. Şunu demez, aslında demek istediği budur. “Lütfen ceketini kapının yanındaki askıya as”. Farkında değil belki ama anne, çevresindeki insanları yorduğu gibi kendisini de yoruyor. Sık kullandığım bir cümle var benim. Müneccim miyim, senin ne düşündüğünüz anlayım. Matematik problemi misin seni çözeyim. Ne düşünüyorsan, benimle ilgili rahatsız olduğun şey neyse açıkça söyle. Beden dili, ima çözecek takatim yok, bu alanın uzmanı da değilim. Sonra iletişimde açık olmayan insanlara sağır oluyorsunuz. Çevrem de bu tarz insanlar çok olduğu için bu hale geldim sanırım ben. Sonra umursamaz yaftası yapıştırılıyor size. İletişimiz açık olun.

Daha değinmediğim birçok madde var, iletişimde tarafsız olmak, dinlerken yargılamamak, neden sorusuna dikkat etmek gibi… Yazı uzun olmasın diye en temel kısımlar üzerinde durmak istedim.

Görüştüğüm zaman görüşürüz. :)

SAHİPSİZ CÜMLELER

2 Şubat 2019

ELMA DERSEM ÇIK!

Garip bir görevle dünyaya gönderilmiş dünya dışı (uzaylı) varlık gibiyim. Meraklı bir çocuk gibi bir şeyleri araştırmak, kurcalamak, öğrenmek, Dünyayla ilgili bilgileri toplamak görevi verilmiş sanırım bana. İnsan hayatı deneyimledikçe bir şeyler öğreniyor. Bu hafta öğrendiğim iki şey birisi ön yargılı olmamak diğeri ise  emin olmadan, sinirliyken konuşmamak oldu. Hayat bir öğretmen. Tabi onu ne kadar dinliyoruz, not tutuyoruz ya da  dersinde uyukluyoruz oda bize bağlı. Belki yazının başlığı ile içeriğinin ne alakası var? diye aklında soru işareti kalmış olan kişiler olabilir. Sizinle Elma dersem çık! oyunu oynayacağız. Ve ben bu yazımda size  aslında sürekli dile getirmesem de Elma! diye bağıracağım. 

Yazının oluşmasında iki- üç gün önce katıldığım seminer etkili oldu. Birçok konuya değinildiği ve hepsi aklımda. Bilgi torbasına doldurdum hepsini. Seminerlerin devam ettiğini düşünüp ve saygısızlık yapmamak adına hepsine değinmeyeceğim. Ama genel hattıyla başlıklar değinmenin sakıncası olmayacağını düşünüyorum.  İnsandaki kuvveler, huy nasıl oluşur ve nasıl değiştirilir, insan canlılığını nasıl kazanır, nasıl mutlu olur ve huzurlu insanların uyguladığı altı madde nedir? 


Benim üzerinde duracağım konu kuvveler. Bir sosyolog olarak oldukça ilgimi çekti ve bu konu üzerinde biraz araştırma yaptım. İşin ilginç tarafı dini açıklamalar kısmında da kuvveler üzerinde durulmuş. Yazıyı devam ettirdikçe ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Her insan da üç kuvve vardır. Bunlar. Düşünme, öfke ve arzu. Düşünmenin iyi öfke ve arzunun tamimiyle kötü olduğu düşüncesi aklınıza gelmesin. Öfke ve arzu gerektiği ölçüde kullanıldığından katkı sağlayacaktır, fakat aşırısı zarara neden olacaktır. Arzusunu yönetemeyen insanlar öfkelidir ve arzusunu yönetemeyen insanlar mutluluğun değil, hazzın peşindedir. Aynı şey toplumlar içinde geçerli. Dolayısıyla arzusunu yönetemeyen bireylerden oluşan toplumlarında öfkeli olması doğal bir süreç. Ve arzunun hakim olduğu toplumlarda öfke ön plandadır. O zaman düşünen bir toplum olmak istiyorsak ne yapacağız, arzularımızı kontrol etmeyi öğreneceğiz.

Arzu deyince de aklınıza sadece cinsellik gelmesin. Örneğin, giyinebileceğimiz eskimemiş bir çok ayakkabı varken, ayakkabı almak. Aşırı şekilde yemek, gün boyunca sosyal medyadan ayrılamamakta bir arzudur bence ya da ikili ilişkilerde bir insanla yetinmemekte arzudur birçok örnek verebilirim arzu üzerine. Seminerde arzusunu yönetemeyen insanların öfkeli olacağını dolayısıyla düşünemeyeceği söylenildi , ama ben bir şey daha eklemek istiyorum arzusunu yönetemeyen insanlar ve toplumlar mutsuz olurlar. Yine arzu, öfke ve düşünme üçlüsünden dini bir örnek verelim. Ramazanda bir tarz haberlerle sık sık karşılaşırız televizyonda. Örneğin ramazan da sokakta sigara içen baba- oğul oruç tutan vatandaşlar tarafından dövüldü. Oysa dinimizde oruç tutarken arzu ve öfkeni kontrol et demez mi? Peki bu insanlar ne yaptı arzularını öfkeye dönüştürdü. Dinimiz bile oruç tutarken arzu, öfkeyi kontrol etme ve düşünme egzersizi yaptırıyor aslında bize. 

Ve arzularımızla o kadar iç içe hale geldik ki. Sosyal medyada bir şeyler paylaşmak için sürekli hareket halinde olmak. Sıkılmaya vaktimiz bile yok. (Bu konuyla ilgili önceki yazılarımdan: Hızlı Yaşa Hızlı Tüken yazısını okuyabilirsiniz) Anının tadını çıkarmayıp mutluluğun değil, hazzın peşinde koşmak. Örneğin, çiçeğin fotoğrafını çekiyoruz ama çiçeği görmüyoruz. Bir canlılık katmıyoruz çiçeğe önemli olan bu. Yine fotoğrafını çekin, çekmeden önce onunla anın içinde kalın. Gittiğim seminerde bile gördüm bunu insanlar seminer boyunca telefonlarını ellerinden düşürmediler. Seminer öncesi yüzlerce öz çekim...Peki seminer boyunca sürekli videoya çekmek. Birçok insanın elinde telefon vardı.  Önemli kısımları unutmayım diye bir video çektim ona da 30 saniye dayanabilmişim. Çünkü şunu fark ettim, video çekerken anın içinde kalamıyordum, söylenenleri duymuyordum. Oysa seminerde değinilen konulardan biride dikkatti: (Ne yapıyorsan sadece onunla ilgilen.) Malesef buna bende dahil çoğu zaman hep böyleyiz. Dünyaya telefon ekranından bakıyoruz. Klasik yöntemle not tuttum. (Sanırım öğrencilerime de not tutturacağım artık. Çünkü yazarken pekiştiriyor insan.) 

Seminerde bu kısım üzerinde durulduğunda aklıma Harari'nin Homo Deus kitabı aklıma geldi. Modern insanlar ilerde mutluluğun peşinde koşacaklar. Bence şimdiden yavaş yavaş kıpırtılar başladı bile. İnsanlar daha çok geziyor, daha çok yiyor ama mutlu değiller. İnsanların acaba sakinleşmeye, durmaya mı ihtiyaçları var? 

Görüştüğüm zaman görüşürüz! :)

SAHİPSİZ CÜMLELER




23 Ocak 2019

KELEBEĞİN HAYAT SIRLARI

Her kitabın öğreteceği şey vardır, Kelebeğin Hayat Sırları kitabında olduğu gibi.  Kitabı ikinci okuyuşum, ilk okuyuşumu yolculuk sırasında yapmıştım, ama anladım ki insanların olmadığı sakin, sessiz yer gerekiyor bana kitap okumam için. Ya da okuduklarını unutuyor insan. Artık not düşüyorum kitapta dikkatimi çeken, yeni duyduğum şeyleri. Kitaba hem olumlu hem de olumsuz eleştirim olacak. Bu kitabın yazarından dolayı ve reklamının iyi yapılmasından dolayı çok sattığını düşünüyorum. Belki çoğunuz izlemiştir Kelebeğin Hayat Sırları videosunu izlemediyseniz, burada:



Bende videoyu izledikten sonra aldım kitabı. Blog yazılarının bir araya toplanmasından oluşan yazı, bir iki günde okunabilecek çerezlik kitap diyorum. Kitabı ikinci defa okuduğuma hiç pişman değilim, iyi ki okumuşum diyorum. Çünkü çok şey öğrendim. Kitabı okurken dikkatimi çeken cümlelerin altını çiziyorum, bu nedenle kitap paylaşmayı pek sevmem. (Okuması için başkasına vermeyi) Değiştirebilecekler listesinde öğrendiğim gibi, artık darılmaca gücenmece yok. Benden kitap isteyenlere, özellikle cümlelerin altını çizmişsem hayır diyeceğim, kitabımı veremem, satın al. Sanki günlüğüm okunuyormuş gibi his veriyor bana. Hiçte günlük tutmadım aslında. Önemli gördüğün yerler, kitapta çizik attığın yerler fikir veriyor az çok bence insanlar hakkında. Kitaptan öğrendiğim, altını çizdiğim noktalardan madde olarak bahsedeceğim bir seferlik: 

*Mevlana'nın Misafirhane'sini ilk defa okudum ve çok hoşuma gitti. 

*Öfke aynası. Fena fikir değil.Yanınızda taşıdığınız aynaya sinirlendiğinizde çıkartıp, suratınıza tutuyorsunuz. Öfke diğer duygular gibi gerekli olan duygulardan biri ama fazlası zarar noktasına vardığında bu yöntemi kullanmak güzel olur bence. 

*Guatemala endişe bebekleri hakkındaki bilgiyi okuyunca hemen araştırdım, karşıma şu sevimli tatlılıklar çıktı.



Endişe bebekleri sigara izmariti kadar minik, kağıt ve kumaştan yapılan bebekler. İnanışa göre bu bebeklere gece yatarken endişenizi anlatıyorsunuz. Onlarda sizin yerinize sabaha kadar endişeleniyorlar. Bildiğin terapi en ucuzundan. Anlat rahatla. İnsanlara anlatmaktansa bebeğe anlatmak daha mantıklı geldi nedense. :) İnternetten hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz. Mesela  bu bebeklerin haftada bir gün dinlendirilmesi gerekiyor. Okurken kendimi büyü yapmaya çalışan cadı gibi hissettim. :) 

*Her ne alanda ne yapmış olursan ol. Su yenileniyor ve sen yeni balıklara bir şey ifade etmiyorsun. (Bence bu aşırı derece de hırslı, kendini ve hayatını unutan insanlara söylenebilecek güzel bir söz.)

*Neyle meşgulüm? Kimi seviyorum? Neyi seviyorum? Zamanımı nasıl geçiriyorum? Bu soruları her gün sorun kendinize Cevaplar güzelleşiyor. Kimi sevdiğiniz bile sizin hayatınızın sınırını çizer diyerek katılıyorum bu cümleye. 

*Phone atack ( telefon yığını) oyunu moda olmuş. Bizim toplumca ihtiyacımız olan en önemli şeylerden biri. Arkadaşlarımızla, ailemizle yan yanayken birbirimizin suratına bakmıyoruz gözlerimiz hep telefonlarda. Bu oyunda örneğin herkes yemeğe oturur oturmaz telefonunu masanın ortasına üst üste bırakıyor. Kim yemeğin sonuna kadar dayanamayıp telefonuna bakarsa o kişi hesabı ödüyor. 

* Hemşire B. Ware'nin yazdığı kitap  "The Top Five Regrets of Dying" Hemşirenin ölümü kesin olan hastaların son saatlerinde yanında bulunması gibi zor bir görevi var. Ve ölmek üzere olan kişilerin pişmanlıklarını hep duymuş ve bunu kitap haline getirmiş. Daha Türkçe çevirisi yok, fakat ilk fırsatta almak istiyorum bu kitabı. İnsanların 5 pişmanlığı çok manidar: 
1. Keşke kendi hayatımı yaşama cesareti gösterebilseydim.
2. Keşke o kadar çok çalışmasaydım.
3. Keşke duygularımı açıklama cesareti gösterebilseydim.
4. Keşke arkadaşlarımla daha fazla görüşseydim.
5. Keşke daha mutlu olmama izin verseydim. 

* Peki, beyin fitnessı diye bir şey duydunuz mu? Varmış. Bunu yapmanın birçok yolu var. Merak ediyorsanız araştırabilirsiniz.

* Sadece güneşli günlerde yürürsen gideceğin yere varamazsın.

*İnsanın hayattaki en önemli kararı evliliği demişti. Belki de doğru tango iki kişiyle yapılıyor ve hayatta kiminle dans ettiğin çok önemli. 

*Son olarak Londra Tate Müzesinde asansördeki yazıyı şuraya bırakayım. Ve yazıyı bitireyim. 

"Merdivenleri çıkabilmenin tadını çıkartın ve asansörü, yaşlılara, ihtiyacı olanlara bırakın" Görüşmek üzere!


SAHİPSİZ CÜMLELER



19 Ocak 2019

ÇAĞDAŞ DÜNYADA PANOPTİKON (İNSTAGRAMDA Kİ GÖSTERİ TOPLUMU)


Hepimizin hapishane içinde olduğumuzu söylesem, içinizden bu cümleme gülen ya da ne demek istiyor acaba diye cümlemi tamamlamamı bekleyen kişiler olacaktır. Peki, bu cümleyi kurmama sebep olan şey neydi, ilk önce onun cevabını vereyim size. Çoğumuz instagram kullanıyordur eminim. Diğer sosyal medya hesaplarım olmadığı için instagram üzerine yoğunlaşacağım. İnstagram kısmından profilinize girip ayarlar kısmında hareketlerim kısmına bakıp günde ne kadar zamanınızı instagramda geçirdiğinize bakın. Baktınız mı? Ben paylaşım yapmıyorum ki diyen kişi sen de insanların hayatını gün boyunca ne kadar süreyle gözetlediğine bak. İyi de hapishane ne alaka diyenler vardır hala. 

Sosyolojik terimlere çok girmemeye çalışacağım ama Foucault bu devirde yaşasaydı, sosyal medyayı da panoptikon ile açıklardı sanırım. Panoptikon’u ilk kez duyanlar için bir açıklama yapayım. 18. Yy. da Jeremy Bentham tarafından oluşturulmuş hapishane modeli. Hapishanenin ortasında bir kule vardır ve bu kuledeki kişi aynı anda birçok hücreyi gözetleyebilir. Hücresinin gözetlendiğini bilen kişiler davranışlarına vb. çekin düzen verir. Aslında binevi tiyatro çevirir. Bu hapishane modelinde hücrelerdeki kişi kuledeki kişiyi göremez ama kuledeki kişi bütün hücreleri görebilir. Bu hapishane modeli birkaç mimaride kullanılmıştır. Hatta bu hapishane modelinin Bentham’a kardeşinin yazdığı mektupta okul, fabrika, iş yerlerinde, huzurevlerinde… bu mimari yönteminin kullanabileceğini söylemiştir. Ben buna sosyal medyayı da ekliyorum. Panoptikon tek farkı artık hücredeki kişilerde kuledeki kişiyi görüyor. Sosyal medya da kuledeki kişi kendimiziz, hücredekiler ise takip ettiklerimiz bazen de takip etmediklerimiz. Hepimiz gözetmen, gözetim ve kontrol altındayız. Yani Sanal Panoptikon. Üstelik o kadar eğlenceli ki Sanal Panoptikon’a keyifle üye oluyoruz. 



Gönderimizi kim beğendi, ne kadar beğeni aldık, hikâyelerimize kim baktı (hangi hücredeki şahıs), hiç gönderinizi beğenmeyip de hikâye kısmınıza ilk atlayan hücre sahibi kim ( bunlar genellikle akrabalar oluyor, iki hafta deney olarak hikâye kısmını kullanmamdan çıkardığım sonuç bu), kim nereye gitmiş, ne yemiş, ben hiç instagram kullanmıyorum deyipte kişilerin beğenirler kısmına baktığınızda gün boyu instagram da sörf yapan hücre sahibi kim… bu hücremizde kendimizi tatmin etme, beğenilme, onaylanma, gözetleme merakı cümleleri uzar gider…

Berna Yalaz’ın da dediği gibi sosyologlar sosyal medyanın mahremiyet kaybına neden olduğunu söylese de asıl ciddi sorun "21. yüzyıl panoptiğinin asıl amacı toplumsal sınıflandırmadır. Sosyal medya ve gözetim çoğu kez birlikte hareket eder. Sistemin takibine sunduğumuz kişisel verilerimiz, beğenilerimiz, tercihlerimiz ve ilgi alanlarımızla birlikte hep bir sınıflandırmanın da içinde buluruz kendimizi. Facebook’ta “arkadaşlar” Twitter’da “takipçi” gibi farklı isimlendirilse de aslında hizmet ettiği amaç aynıdır." Beğenilmek, onaylanmak için kendimizi sanal hücremize hapis ediyoruz ve tiyatro çeviriyoruz. İlginç bir ayrıntı daha ekleyeyim kişilerin beğenilerle, onaylamalar ile hayatımıza öyle müdahale etmesini istiyoruz ki. Biri bizi takipten çıktardığında bizde o hücreyi takipten çıkarıyoruz. :)

Sizin günde ne kadar vakit geçirdiğiniz size kalsın ama ben geçen hafta paylaşım yapmadığım günlerde bile günde ortalama 2 saat 14 dakika mı hücrem de geçirdiğimi gördüm. Ve bu bende şok etkisi yarattı. 2 saat!  Ciddi bir karar aldım birkaç gündür. Günde en fazla 25 dakika gönüllü olarak hücreme girmeyi becerebiliyorum birkaç gündür. Tabi bu dakikayı gün içerisine yayarak. Oruç tutar gibi zorlanmadım desem yalan olur ve hala zorlanıyorum ama kararlıyım. Tamamen hücreden çıkacak kadar cesaretim yok henüz. Çünkü merak doğamızda var ve tiyatro izlemeyi seviyorum.Sosyal medyadan korunma şansımız var mı bence var, ya da daha akıllı bir şekilde kullanma. Son olarak şu cümle ile sonlandırmak istiyorum yazımı.

"Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir."


Görüştüğüm zaman görüşürüz! :)

SAHİPSİZ CÜMLELER

1 Ocak 2019

PLASTİK SADECE ÇÖP DEĞİL OTİZM VE OBEZİTE


Evet, 2018 yılını yolcu ettik ve 2019 yılına girdik. Geçmiş yılların hayatımızdan ne götürdüğünü ve 2019 yılından ne beklediğimiz üzerinde durmayacağım. Üzerinde duracağım konu poşet, naylon torbalar. Ve plastik ambalajların hayatımıza etkisi olacak. Son haftalarda haberlerde çok duymuşsunuzdur. Artık marketlerdeki poşetler paralı olacak. Bu çevre-bilim (Ekoloji) açısından oldukça yararlı olacaktır, ama bu ne kadar istikrarlı bir şekilde uygulanabilecek merak etmiyor değilim. Poşetlerin paralı olması poşet tüketimi azaltıp, doğaya olumsuz etkisi bir nebze azalacaktır belki, peki marketlerdeki plastik ambalaj ürünleri. Pet şişeler, şampuanlar, konserveler ( dış etiketlerinin yapımında), biberonlar, oyuncaklar… Yapılan araştırmalar göstermektedir ki bu saydığımız ürünlerin içerisinde BPA ve FİTALATLAR bulunmaktadır. 

Oyuncaklarda ve kişisel bakım ürünlerinde kullanılmaktadır. Yani hepimiz her gün fitalatlarla yıkanıyoruz. Bebek losyonlarını ne kadar çok sürerseniz bebek o kadar fitalata maruz kalıyor. Filatat losyon vb. şeylerin kokusunun sürülen yerde kalıcı olmasını sağladığı için ürünlerde kullanılıyor. İşin ilginç yanı içerik kısmında fitalat ibaresi yer almayıp koku vb. başlık altında bu ürünler toplanıyor. 

Bilim adamlarının bebeklerin idrarları üzerine yaptığı araştırma da bu durumu kanıtlar nitelikte. Ve biz, bu kimyasalları yiyoruz, vücudumuza sürüyoruz. Peki BPA ve fitalatın insan üzerindeki etkileri nedir? Hormonları etkilemesi, obezite, hiperaktivite, dikkat eksikliği, kanser, cinsiyet kayması, prostat kanseri, erken ergenliğe girme ve otizm. 2009 yılında yapılan araştırma her 150 doğumdan birinin otizmli dünyaya geldiği sonucuna bakıldığında otizmde genetik olamayan bir şeylerin etkilerinin olduğunun göstergesidir. Damacanalar, pet şişeler ne kadar sağlıklı. Ambalaj ürünlerle o kadar iç içeyiz ki. Peki ne yapmamız gerekiyor?

Alışverişlerde mümkün olduğunca kendi bez torbalarımızla gidebiliriz.

Plastikle ya da paketlenmiş sebzeler almak yerine pazardan sebze alabiliriz.

Plastik tek kullanımlık ürünleri tercih etmemeliyiz. Cam paketlerdeki ürünleri tercih edebiliriz.

Yumurta vb paketlemelerde karton paketli ürünleri tercih edebiliriz.

Pet şişelerden su içmek yerine cam şişeleri tercih etmeli ya da yanımızda şişemizi taşımalıyız.

Plastik oyuncaklar yerine çocuklarımıza ahşap oyuncaklar satın alabiliriz.

Saklama kabı olarak plastik ürünler yerine cam ürünleri seçebilirsiniz.

Daha az ürün satın alabiliriz. Maalesef tüketim toplumu haline geldiğimiz için ihtiyacımızdan fazlasını alıyoruz.

Yani kısaca hayatımızı basit yaşamamız gerekiyor. Eskiler nasıl yaşadıysa. Gıda vb tüketimlerde eskiye bir dönüş olacağını düşünüyorum hep.
“Doğa kendi sorununu kendi çözer. Bizi de sorun olarak görürse bizi de çözecektir.” Ben hayatı daha az plastikle yaşamaya karar verdim. Peki ya siz?

NOT: 2011 yılında ürünlerde, özellikle bebek ürünlerinde fitalat kullanımı yasaklandı ama plastik ürünlerin geri dönüşümde ayrıştırılmaması üzerine tekrar problemli durumların ortaya çıktığı görülmüştür. 

Bu yazının oluşmasında katkısı olan Pazar günü tesadüf olarak izlemiş olduğum TRT belgeseli. VAZGEÇİYORUZ belgeselini mutlaka izleyin yazıdan kat ve kat daha çok bilgi içeriyor. Ve belgeseli izlediğinizde markete alışveriş yaparken çevremizin ne kadar plastik ürünlerle dolu olduğunu göreceksiniz.


SAHİPSİZ CÜMLELER