2 Şubat 2019

ELMA DERSEM ÇIK!

Garip bir görevle dünyaya gönderilmiş dünya dışı (uzaylı) varlık gibiyim. Meraklı bir çocuk gibi bir şeyleri araştırmak, kurcalamak, öğrenmek, Dünyayla ilgili bilgileri toplamak görevi verilmiş sanırım bana. İnsan hayatı deneyimledikçe bir şeyler öğreniyor. Bu hafta öğrendiğim iki şey birisi ön yargılı olmamak diğeri ise  emin olmadan, sinirliyken konuşmamak oldu. Hayat bir öğretmen. Tabi onu ne kadar dinliyoruz, not tutuyoruz ya da  dersinde uyukluyoruz oda bize bağlı. Belki yazının başlığı ile içeriğinin ne alakası var? diye aklında soru işareti kalmış olan kişiler olabilir. Sizinle Elma dersem çık! oyunu oynayacağız. Ve ben bu yazımda size  aslında sürekli dile getirmesem de Elma! diye bağıracağım. 

Yazının oluşmasında iki- üç gün önce katıldığım seminer etkili oldu. Birçok konuya değinildiği ve hepsi aklımda. Bilgi torbasına doldurdum hepsini. Seminerlerin devam ettiğini düşünüp ve saygısızlık yapmamak adına hepsine değinmeyeceğim. Ama genel hattıyla başlıklar değinmenin sakıncası olmayacağını düşünüyorum.  İnsandaki kuvveler, huy nasıl oluşur ve nasıl değiştirilir, insan canlılığını nasıl kazanır, nasıl mutlu olur ve huzurlu insanların uyguladığı altı madde nedir? 


Benim üzerinde duracağım konu kuvveler. Bir sosyolog olarak oldukça ilgimi çekti ve bu konu üzerinde biraz araştırma yaptım. İşin ilginç tarafı dini açıklamalar kısmında da kuvveler üzerinde durulmuş. Yazıyı devam ettirdikçe ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Her insan da üç kuvve vardır. Bunlar. Düşünme, öfke ve arzu. Düşünmenin iyi öfke ve arzunun tamimiyle kötü olduğu düşüncesi aklınıza gelmesin. Öfke ve arzu gerektiği ölçüde kullanıldığından katkı sağlayacaktır, fakat aşırısı zarara neden olacaktır. Arzusunu yönetemeyen insanlar öfkelidir ve arzusunu yönetemeyen insanlar mutluluğun değil, hazzın peşindedir. Aynı şey toplumlar içinde geçerli. Dolayısıyla arzusunu yönetemeyen bireylerden oluşan toplumlarında öfkeli olması doğal bir süreç. Ve arzunun hakim olduğu toplumlarda öfke ön plandadır. O zaman düşünen bir toplum olmak istiyorsak ne yapacağız, arzularımızı kontrol etmeyi öğreneceğiz.

Arzu deyince de aklınıza sadece cinsellik gelmesin. Örneğin, giyinebileceğimiz eskimemiş bir çok ayakkabı varken, ayakkabı almak. Aşırı şekilde yemek, gün boyunca sosyal medyadan ayrılamamakta bir arzudur bence ya da ikili ilişkilerde bir insanla yetinmemekte arzudur birçok örnek verebilirim arzu üzerine. Seminerde arzusunu yönetemeyen insanların öfkeli olacağını dolayısıyla düşünemeyeceği söylenildi , ama ben bir şey daha eklemek istiyorum arzusunu yönetemeyen insanlar ve toplumlar mutsuz olurlar. Yine arzu, öfke ve düşünme üçlüsünden dini bir örnek verelim. Ramazanda bir tarz haberlerle sık sık karşılaşırız televizyonda. Örneğin ramazan da sokakta sigara içen baba- oğul oruç tutan vatandaşlar tarafından dövüldü. Oysa dinimizde oruç tutarken arzu ve öfkeni kontrol et demez mi? Peki bu insanlar ne yaptı arzularını öfkeye dönüştürdü. Dinimiz bile oruç tutarken arzu, öfkeyi kontrol etme ve düşünme egzersizi yaptırıyor aslında bize. 

Ve arzularımızla o kadar iç içe hale geldik ki. Sosyal medyada bir şeyler paylaşmak için sürekli hareket halinde olmak. Sıkılmaya vaktimiz bile yok. (Bu konuyla ilgili önceki yazılarımdan: Hızlı Yaşa Hızlı Tüken yazısını okuyabilirsiniz) Anının tadını çıkarmayıp mutluluğun değil, hazzın peşinde koşmak. Örneğin, çiçeğin fotoğrafını çekiyoruz ama çiçeği görmüyoruz. Bir canlılık katmıyoruz çiçeğe önemli olan bu. Yine fotoğrafını çekin, çekmeden önce onunla anın içinde kalın. Gittiğim seminerde bile gördüm bunu insanlar seminer boyunca telefonlarını ellerinden düşürmediler. Seminer öncesi yüzlerce öz çekim...Peki seminer boyunca sürekli videoya çekmek. Birçok insanın elinde telefon vardı.  Önemli kısımları unutmayım diye bir video çektim ona da 30 saniye dayanabilmişim. Çünkü şunu fark ettim, video çekerken anın içinde kalamıyordum, söylenenleri duymuyordum. Oysa seminerde değinilen konulardan biride dikkatti: (Ne yapıyorsan sadece onunla ilgilen.) Malesef buna bende dahil çoğu zaman hep böyleyiz. Dünyaya telefon ekranından bakıyoruz. Klasik yöntemle not tuttum. (Sanırım öğrencilerime de not tutturacağım artık. Çünkü yazarken pekiştiriyor insan.) 

Seminerde bu kısım üzerinde durulduğunda aklıma Harari'nin Homo Deus kitabı aklıma geldi. Modern insanlar ilerde mutluluğun peşinde koşacaklar. Bence şimdiden yavaş yavaş kıpırtılar başladı bile. İnsanlar daha çok geziyor, daha çok yiyor ama mutlu değiller. İnsanların acaba sakinleşmeye, durmaya mı ihtiyaçları var? 

Görüştüğüm zaman görüşürüz! :)

SAHİPSİZ CÜMLELER




23 Ocak 2019

KELEBEĞİN HAYAT SIRLARI

Her kitabın öğreteceği şey vardır, Kelebeğin Hayat Sırları kitabında olduğu gibi.  Kitabı ikinci okuyuşum, ilk okuyuşumu yolculuk sırasında yapmıştım, ama anladım ki insanların olmadığı sakin, sessiz yer gerekiyor bana kitap okumam için. Ya da okuduklarını unutuyor insan. Artık not düşüyorum kitapta dikkatimi çeken, yeni duyduğum şeyleri. Kitaba hem olumlu hem de olumsuz eleştirim olacak. Bu kitabın yazarından dolayı ve reklamının iyi yapılmasından dolayı çok sattığını düşünüyorum. Belki çoğunuz izlemiştir Kelebeğin Hayat Sırları videosunu izlemediyseniz, burada:



Bende videoyu izledikten sonra aldım kitabı. Blog yazılarının bir araya toplanmasından oluşan yazı, bir iki günde okunabilecek çerezlik kitap diyorum. Kitabı ikinci defa okuduğuma hiç pişman değilim, iyi ki okumuşum diyorum. Çünkü çok şey öğrendim. Kitabı okurken dikkatimi çeken cümlelerin altını çiziyorum, bu nedenle kitap paylaşmayı pek sevmem. (Okuması için başkasına vermeyi) Değiştirebilecekler listesinde öğrendiğim gibi, artık darılmaca gücenmece yok. Benden kitap isteyenlere, özellikle cümlelerin altını çizmişsem hayır diyeceğim, kitabımı veremem, satın al. Sanki günlüğüm okunuyormuş gibi his veriyor bana. Hiçte günlük tutmadım aslında. Önemli gördüğün yerler, kitapta çizik attığın yerler fikir veriyor az çok bence insanlar hakkında. Kitaptan öğrendiğim, altını çizdiğim noktalardan madde olarak bahsedeceğim bir seferlik: 

*Mevlana'nın Misafirhane'sini ilk defa okudum ve çok hoşuma gitti. 

*Öfke aynası. Fena fikir değil.Yanınızda taşıdığınız aynaya sinirlendiğinizde çıkartıp, suratınıza tutuyorsunuz. Öfke diğer duygular gibi gerekli olan duygulardan biri ama fazlası zarar noktasına vardığında bu yöntemi kullanmak güzel olur bence. 

*Guatemala endişe bebekleri hakkındaki bilgiyi okuyunca hemen araştırdım, karşıma şu sevimli tatlılıklar çıktı.



Endişe bebekleri sigara izmariti kadar minik, kağıt ve kumaştan yapılan bebekler. İnanışa göre bu bebeklere gece yatarken endişenizi anlatıyorsunuz. Onlarda sizin yerinize sabaha kadar endişeleniyorlar. Bildiğin terapi en ucuzundan. Anlat rahatla. İnsanlara anlatmaktansa bebeğe anlatmak daha mantıklı geldi nedense. :) İnternetten hakkında daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz. Mesela  bu bebeklerin haftada bir gün dinlendirilmesi gerekiyor. Okurken kendimi büyü yapmaya çalışan cadı gibi hissettim. :) 

*Her ne alanda ne yapmış olursan ol. Su yenileniyor ve sen yeni balıklara bir şey ifade etmiyorsun. (Bence bu aşırı derece de hırslı, kendini ve hayatını unutan insanlara söylenebilecek güzel bir söz.)

*Neyle meşgulüm? Kimi seviyorum? Neyi seviyorum? Zamanımı nasıl geçiriyorum? Bu soruları her gün sorun kendinize Cevaplar güzelleşiyor. Kimi sevdiğiniz bile sizin hayatınızın sınırını çizer diyerek katılıyorum bu cümleye. 

*Phone atack ( telefon yığını) oyunu moda olmuş. Bizim toplumca ihtiyacımız olan en önemli şeylerden biri. Arkadaşlarımızla, ailemizle yan yanayken birbirimizin suratına bakmıyoruz gözlerimiz hep telefonlarda. Bu oyunda örneğin herkes yemeğe oturur oturmaz telefonunu masanın ortasına üst üste bırakıyor. Kim yemeğin sonuna kadar dayanamayıp telefonuna bakarsa o kişi hesabı ödüyor. 

* Hemşire B. Ware'nin yazdığı kitap  "The Top Five Regrets of Dying" Hemşirenin ölümü kesin olan hastaların son saatlerinde yanında bulunması gibi zor bir görevi var. Ve ölmek üzere olan kişilerin pişmanlıklarını hep duymuş ve bunu kitap haline getirmiş. Daha Türkçe çevirisi yok, fakat ilk fırsatta almak istiyorum bu kitabı. İnsanların 5 pişmanlığı çok manidar: 
1. Keşke kendi hayatımı yaşama cesareti gösterebilseydim.
2. Keşke o kadar çok çalışmasaydım.
3. Keşke duygularımı açıklama cesareti gösterebilseydim.
4. Keşke arkadaşlarımla daha fazla görüşseydim.
5. Keşke daha mutlu olmama izin verseydim. 

* Peki, beyin fitnessı diye bir şey duydunuz mu? Varmış. Bunu yapmanın birçok yolu var. Merak ediyorsanız araştırabilirsiniz.

* Sadece güneşli günlerde yürürsen gideceğin yere varamazsın.

*İnsanın hayattaki en önemli kararı evliliği demişti. Belki de doğru tango iki kişiyle yapılıyor ve hayatta kiminle dans ettiğin çok önemli. 

*Son olarak Londra Tate Müzesinde asansördeki yazıyı şuraya bırakayım. Ve yazıyı bitireyim. 

"Merdivenleri çıkabilmenin tadını çıkartın ve asansörü, yaşlılara, ihtiyacı olanlara bırakın" Görüşmek üzere!


SAHİPSİZ CÜMLELER



19 Ocak 2019

ÇAĞDAŞ DÜNYADA PANOPTİKON (İNSTAGRAMDA Kİ GÖSTERİ TOPLUMU)


Hepimizin hapishane içinde olduğumuzu söylesem, içinizden bu cümleme gülen ya da ne demek istiyor acaba diye cümlemi tamamlamamı bekleyen kişiler olacaktır. Peki, bu cümleyi kurmama sebep olan şey neydi, ilk önce onun cevabını vereyim size. Çoğumuz instagram kullanıyordur eminim. Diğer sosyal medya hesaplarım olmadığı için instagram üzerine yoğunlaşacağım. İnstagram kısmından profilinize girip ayarlar kısmında hareketlerim kısmına bakıp günde ne kadar zamanınızı instagramda geçirdiğinize bakın. Baktınız mı? Ben paylaşım yapmıyorum ki diyen kişi sen de insanların hayatını gün boyunca ne kadar süreyle gözetlediğine bak. İyi de hapishane ne alaka diyenler vardır hala. 

Sosyolojik terimlere çok girmemeye çalışacağım ama Foucault bu devirde yaşasaydı, sosyal medyayı da panoptikon ile açıklardı sanırım. Panoptikon’u ilk kez duyanlar için bir açıklama yapayım. 18. Yy. da Jeremy Bentham tarafından oluşturulmuş hapishane modeli. Hapishanenin ortasında bir kule vardır ve bu kuledeki kişi aynı anda birçok hücreyi gözetleyebilir. Hücresinin gözetlendiğini bilen kişiler davranışlarına vb. çekin düzen verir. Aslında binevi tiyatro çevirir. Bu hapishane modelinde hücrelerdeki kişi kuledeki kişiyi göremez ama kuledeki kişi bütün hücreleri görebilir. Bu hapishane modeli birkaç mimaride kullanılmıştır. Hatta bu hapishane modelinin Bentham’a kardeşinin yazdığı mektupta okul, fabrika, iş yerlerinde, huzurevlerinde… bu mimari yönteminin kullanabileceğini söylemiştir. Ben buna sosyal medyayı da ekliyorum. Panoptikon tek farkı artık hücredeki kişilerde kuledeki kişiyi görüyor. Sosyal medya da kuledeki kişi kendimiziz, hücredekiler ise takip ettiklerimiz bazen de takip etmediklerimiz. Hepimiz gözetmen, gözetim ve kontrol altındayız. Yani Sanal Panoptikon. Üstelik o kadar eğlenceli ki Sanal Panoptikon’a keyifle üye oluyoruz. 



Gönderimizi kim beğendi, ne kadar beğeni aldık, hikâyelerimize kim baktı (hangi hücredeki şahıs), hiç gönderinizi beğenmeyip de hikâye kısmınıza ilk atlayan hücre sahibi kim ( bunlar genellikle akrabalar oluyor, iki hafta deney olarak hikâye kısmını kullanmamdan çıkardığım sonuç bu), kim nereye gitmiş, ne yemiş, ben hiç instagram kullanmıyorum deyipte kişilerin beğenirler kısmına baktığınızda gün boyu instagram da sörf yapan hücre sahibi kim… bu hücremizde kendimizi tatmin etme, beğenilme, onaylanma, gözetleme merakı cümleleri uzar gider…

Berna Yalaz’ın da dediği gibi sosyologlar sosyal medyanın mahremiyet kaybına neden olduğunu söylese de asıl ciddi sorun "21. yüzyıl panoptiğinin asıl amacı toplumsal sınıflandırmadır. Sosyal medya ve gözetim çoğu kez birlikte hareket eder. Sistemin takibine sunduğumuz kişisel verilerimiz, beğenilerimiz, tercihlerimiz ve ilgi alanlarımızla birlikte hep bir sınıflandırmanın da içinde buluruz kendimizi. Facebook’ta “arkadaşlar” Twitter’da “takipçi” gibi farklı isimlendirilse de aslında hizmet ettiği amaç aynıdır." Beğenilmek, onaylanmak için kendimizi sanal hücremize hapis ediyoruz ve tiyatro çeviriyoruz. İlginç bir ayrıntı daha ekleyeyim kişilerin beğenilerle, onaylamalar ile hayatımıza öyle müdahale etmesini istiyoruz ki. Biri bizi takipten çıktardığında bizde o hücreyi takipten çıkarıyoruz. :)

Sizin günde ne kadar vakit geçirdiğiniz size kalsın ama ben geçen hafta paylaşım yapmadığım günlerde bile günde ortalama 2 saat 14 dakika mı hücrem de geçirdiğimi gördüm. Ve bu bende şok etkisi yarattı. 2 saat!  Ciddi bir karar aldım birkaç gündür. Günde en fazla 25 dakika gönüllü olarak hücreme girmeyi becerebiliyorum birkaç gündür. Tabi bu dakikayı gün içerisine yayarak. Oruç tutar gibi zorlanmadım desem yalan olur ve hala zorlanıyorum ama kararlıyım. Tamamen hücreden çıkacak kadar cesaretim yok henüz. Çünkü merak doğamızda var ve tiyatro izlemeyi seviyorum.Sosyal medyadan korunma şansımız var mı bence var, ya da daha akıllı bir şekilde kullanma. Son olarak şu cümle ile sonlandırmak istiyorum yazımı.

"Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir."


Görüştüğüm zaman görüşürüz! :)

SAHİPSİZ CÜMLELER

1 Ocak 2019

PLASTİK SADECE ÇÖP DEĞİL OTİZM VE OBEZİTE


Evet, 2018 yılını yolcu ettik ve 2019 yılına girdik. Geçmiş yılların hayatımızdan ne götürdüğünü ve 2019 yılından ne beklediğimiz üzerinde durmayacağım. Üzerinde duracağım konu poşet, naylon torbalar. Ve plastik ambalajların hayatımıza etkisi olacak. Son haftalarda haberlerde çok duymuşsunuzdur. Artık marketlerdeki poşetler paralı olacak. Bu çevre-bilim (Ekoloji) açısından oldukça yararlı olacaktır, ama bu ne kadar istikrarlı bir şekilde uygulanabilecek merak etmiyor değilim. Poşetlerin paralı olması poşet tüketimi azaltıp, doğaya olumsuz etkisi bir nebze azalacaktır belki, peki marketlerdeki plastik ambalaj ürünleri. Pet şişeler, şampuanlar, konserveler ( dış etiketlerinin yapımında), biberonlar, oyuncaklar… Yapılan araştırmalar göstermektedir ki bu saydığımız ürünlerin içerisinde BPA ve FİTALATLAR bulunmaktadır. 

Oyuncaklarda ve kişisel bakım ürünlerinde kullanılmaktadır. Yani hepimiz her gün fitalatlarla yıkanıyoruz. Bebek losyonlarını ne kadar çok sürerseniz bebek o kadar fitalata maruz kalıyor. Filatat losyon vb. şeylerin kokusunun sürülen yerde kalıcı olmasını sağladığı için ürünlerde kullanılıyor. İşin ilginç yanı içerik kısmında fitalat ibaresi yer almayıp koku vb. başlık altında bu ürünler toplanıyor. 

Bilim adamlarının bebeklerin idrarları üzerine yaptığı araştırma da bu durumu kanıtlar nitelikte. Ve biz, bu kimyasalları yiyoruz, vücudumuza sürüyoruz. Peki BPA ve fitalatın insan üzerindeki etkileri nedir? Hormonları etkilemesi, obezite, hiperaktivite, dikkat eksikliği, kanser, cinsiyet kayması, prostat kanseri, erken ergenliğe girme ve otizm. 2009 yılında yapılan araştırma her 150 doğumdan birinin otizmli dünyaya geldiği sonucuna bakıldığında otizmde genetik olamayan bir şeylerin etkilerinin olduğunun göstergesidir. Damacanalar, pet şişeler ne kadar sağlıklı. Ambalaj ürünlerle o kadar iç içeyiz ki. Peki ne yapmamız gerekiyor?

Alışverişlerde mümkün olduğunca kendi bez torbalarımızla gidebiliriz.

Plastikle ya da paketlenmiş sebzeler almak yerine pazardan sebze alabiliriz.

Plastik tek kullanımlık ürünleri tercih etmemeliyiz. Cam paketlerdeki ürünleri tercih edebiliriz.

Yumurta vb paketlemelerde karton paketli ürünleri tercih edebiliriz.

Pet şişelerden su içmek yerine cam şişeleri tercih etmeli ya da yanımızda şişemizi taşımalıyız.

Plastik oyuncaklar yerine çocuklarımıza ahşap oyuncaklar satın alabiliriz.

Saklama kabı olarak plastik ürünler yerine cam ürünleri seçebilirsiniz.

Daha az ürün satın alabiliriz. Maalesef tüketim toplumu haline geldiğimiz için ihtiyacımızdan fazlasını alıyoruz.

Yani kısaca hayatımızı basit yaşamamız gerekiyor. Eskiler nasıl yaşadıysa. Gıda vb tüketimlerde eskiye bir dönüş olacağını düşünüyorum hep.
“Doğa kendi sorununu kendi çözer. Bizi de sorun olarak görürse bizi de çözecektir.” Ben hayatı daha az plastikle yaşamaya karar verdim. Peki ya siz?

NOT: 2011 yılında ürünlerde, özellikle bebek ürünlerinde fitalat kullanımı yasaklandı ama plastik ürünlerin geri dönüşümde ayrıştırılmaması üzerine tekrar problemli durumların ortaya çıktığı görülmüştür. 

Bu yazının oluşmasında katkısı olan Pazar günü tesadüf olarak izlemiş olduğum TRT belgeseli. VAZGEÇİYORUZ belgeselini mutlaka izleyin yazıdan kat ve kat daha çok bilgi içeriyor. Ve belgeseli izlediğinizde markete alışveriş yaparken çevremizin ne kadar plastik ürünlerle dolu olduğunu göreceksiniz.


SAHİPSİZ CÜMLELER

26 Aralık 2018

HADİ SAĞ VE SOL BEYNİMİZİ BİRAZCIK KAVGA ETTİRELİM



Yeni şeyler öğrenmeye çok hevesli biri olarak bu egzersizle ilk karşılaştığım yer özel üstünzekalı eğitim kurumunda kısa süre de olsa çalışmam sonucunda öğrendiğim egzersizlerden sadece bir tanesi ve en basiti. Birazcık eğlenelim hem de sağ ve sol beyin lobumuzu kavga ettirelim.

1.Adım: Aşağıda renklerin olduğu yazıyı hızlı bir şekilde 2 dakika boyunca sessizce / gözlerinizi hareket ettirerek okuyun.

2. Adım: 2 dakika boyunca içinizden bu sefer Sadece renkleri söyleyin. Kelimeleri değil.

3. Adım: Seslice kelimeleri değil renkleri okuyun. ( yanlışlarınıza bir tık koyarak kaç dakika da okuduğunuza bakın)

Sağ beyniniz renkleri söylemeye çalışırken, sol beyniniz kelimeleri söyleme de ısrar edecektir. Bu sağ sol beyin çatışmasıdır. Beynimizin sağ ve sol loblarını eşit kullanabilmek için her gün bir kez isteğe bağlı iki kez bu egzersizi yapın.

Sahipsiz Cümleler

30 Eylül 2018

HIZLI YAŞA HIZLI TÜKEN


Yavaş ya da hızlı yaşam çoğu kişi bu iki kelimeyi duymuştur sanırım. Fakat yavaş yaşam denilince aklınıza yavaş hareket etmek gelmesin. Hızlı yaşam denilince de hızlı hareket etmenin gelmeyeceği gibi. Bu iki kelime bu tarz tanımlarla doldurulacak kavram değiller çünkü. Çevremizde hızlı yaşayan ve yavaş yaşayan insanları gün boyunca görürsünüz; ama çoğumuz fark etmeyiz bile. Hatta kendimizin hızlı yaşayan mı yavaş yaşayan bir insan olup olmadığımızı anlamayız üstelik. Kavramların içeriğini bilmeden hızlı yaşam daha olumlu ve tercih edilebilir gibi duruyor. Evet, maalesef yavaş yaşamaya oranla hızlı yaşama biz insanlar tarafından daha çok tercih ediliyor. Fakat bilinçli bir tercih değil bu. Hızlı yaşama adapte olmuş insanlar birçok işi aynı anda ya da bir işi hızlı bir şekilde yapmaya çalışırlar. Sadece iş gelmesin aklınıza ikili ilişkiler bile dâhildir buna.  Hatta çocuk yetiştirmek bile. Hızlı, içi doldurulmadan yapılan her şey mutsuzluk, pişmanlık ve doyumsuzluk olarak geri döner bu insanlara. Sonra tüketim sosyolojisinin üzerinde uzunca durduğu tüketim toplumu olup çıkıveririz. Her şeyi hızlıca tüketmek, her şeyi elde etmeye çalışmak, her işi yapmak için hızla karar vermek, yaptığımız işin hazzını duymadan.



Hızlı yaşamı tercih etmiş insanları oturuş şeklinden bile tanımanız mümkündür. Sandalyenin, koltuğun ucunda aniden kalacakmış gibi kaygılı bir şekilde otururlar. Tıbbi dilde A tipi kişilik özelliği olan insanlardır bunlar. Bu insanların yaşam sürelerinin kısa, psikolojik rahatsızlık ve kalp krizi, kalp hastalığına daha açık olduğu da kanıtlanmıştır. Bu kişiler genellikle acelecidirler, zamanları çok kıymetlidir, zamanlarını boş yere harcamak gibi lüksleri yoktur, çabuk öfkelenirler, aşırı kontrolcüdürler ve bulundukları grup içerisinde lider, iktidar sahibi olmak isterler.  

Yavaş yaşam nedir? Hızlı yaşamın zıt bir kutuptur aslında. Hayatı umursamayan, iş yapmayan, tembel insanlar gelmesin aklınıza. Böyle bir tanım oluştuysa zihninizde o tanımı silin. Yaptığı işi hissederek yaşayan insanlardır kendileri. Ve tıbbi dilde B tipi kişilik özelliğine sahip insanlar olarak tanımlanırlar kendileri.  Bu insanlar aceleci olamayan, rahat karakterli insanlardır, çok iş yapsalar da kendilerini strese sokmadan işlerini yapmaya çalışırlar, A tipi kişilik özelliğindeki gibi bulunduğu grup içerisinde rekabetçi olmak, lider olamaya çalışmak gibi bir özellikleri yoktur. Üstelik rekabetin insanın ruhunu en çok yoran şeylerden biri olduğu inkar edilemez bir durumken. Ve B tipi kişilik özelliğine sahip insanlar değiştiremeyeceği her şeyi olduğu gibi kabul ederler.

Peki, çocuklarınızın A tipi ya da B tipi kişilik özelliklerini benimsemesinde ailenin de büyük bir etkisinin olduğunu söylesem.  Bunu belki çocuğunun iyiliği için yaptığını düşünen insanlar var. Örneğin, çocuğu sıkıldığında en sevdiği çizgi filmi izletmek, tekrar sıkıldığında akıllı telefon vermek, arkasına geziye götürmek, buz patenine gitmek…..bu uzar gider. Dışarıdan bakıldığında çok sosyal hiç sıkılmaya vakitleri olamayan bir aile görüntüsü vardır. Arada sıkılmaya, düşünmeye çocukların yalnız kalmasına fırsat verin. Sıkılmak, düşünmeyi düşünmekte hayal gücünü ve yaratıcılığı geliştirir. Bu şekilde aileler farkında olamadan hızlı yaşam ve doyumsuzluğu çocukların hayatına empoze ediverirler. Sürekli rekabet eden, her şeyi elde etmeye çalışan, sürekli hızlı bir şekilde işlerini yetiştirmeye çalışan bu arada birçok aktiviteyi bir arada yapmaya çalışan zamanı olmayan, endişeli, kaygılı, öfkeli insanlar oluverirler.  Sosyal medyadaki profil tanımlarında bile tanıyabilirsiniz bu insanları. Örneğin, kayak, doğa yürüyüşü, taraveling, mühendis, danışman, tiyatro tutkunu…. üstelik bir de ana kuzusu.

Şimdi A tipi kişilik özelliğine mi sahipsiniz B tipi kişilik özelliğine mi sahipsiniz önce onu belirleyin. Ve hızlı gidiyorsanız yavaşlayın.  Elbette bu kişilik özelliklerini değiştirmek zor ama dinlediğiniz müziği, yaptığınız işi hissedin. Birçok sosyal aktiviteyi bir arada yapmak yerine birkaç tanesini belirleyip hissederek yapın.  Aşkı, sevgiyi yavaş yaşayın iliklerinize kadar hissedin, hızlı tüketmeyin. Ölümün olduğunun en iyi bilincinde olan varlıklardan birisi olduğu için belki de böyle hızlı hareket ediyor insan kendisinden geri de bir şeyler bırakmak istiyor belki. Fakat bu şekilde yaşadıklarında hayatı ıskaladıklarının farkında olmadan… Yavaş yaşayan da ölüyor hızlı yaşayan da önemli olan bu geçirdiğiniz süre içerisinde doyum sahibi, mutlu olmak. Görüştüğüm zaman görüşürüz! :)


SAHİPSİZ CÜMLELER

13 Eylül 2018

MAHREMİYET EĞİTİMİ (Çocuk Tacizlerinin Önüne Geçmek İçin)


“Yabancı biri sana şeker, çikolata verirse sakın alma” “Yabancı biri seni annene götüreceğim derse, onunla gitme, bağır” “bu kısımlar özel bölgelerin, buraya dokunan olursa hayır de, bağır” gibi birçok cümleyle çocuklarımızı taciz tehlikelerine karşı korumaya, onları bilgilendirmeye çalışıyoruz. Acaba bu yöntemler yeterli mi? Ya da eksik, gözden kaçırdığımız bir nokta mı var? Türk milleti olarak sıcak bir yapıya sahibiz ve sevgimizi coşkulu halde göstermeyi de seviyoruz. Tanımadığımız bir çocuğun yanağını sıkmak, çocuğun istememesine hatta ağlamasına rağmen sevimliliğine bakıp zorla öpmek gibi coşkulu halde sevgi gösterilerimiz var. Bunun neden yanlış olduğunun açıklamasını yapacağım ama peki anne babaların çocuklarını öpmek istediklerinde çocuklarından izin istemeleri gerektiğini söylesem. Anne, babaysam bende çocuğumu öpemeyeceksem nasıl bir pedagoji bu diyebilirsiniz. Elbette çocuğun anne ve babayla sevgi alışverişine ihtiyacı var, zaten çocuk sevgi, şefkat, sıcak bir sarılış görmek istediğinde sizin yanınıza kendi gelecektir. Sevgi sadece, öpmek ve sarılmak değildir, yanlış anladığımız noktalardan birisi de bu. Gün boyu çocukla ilgilenmeyip ama sadece öpmek sevgi göstermek değildir. Peki, neden çocuklardan onları öpmek istediğimizde izin almayız?



Çocuk tacizlerinin önüne geçilebilmesi için çocuğun üç aura alanının geliştirilmesi gerekmektedir. Bunlar fiziksel, zihinsel ve duygusal auradır. Fiziksel aura çocuklarda 3,5 yaş itibariyle gelişmeye başlar. Fiziksel auradan kasıt kişisinin çevresindekilerle iletişime geçeceği 45 cm bir uzaklıktır. Çocuğu pedagoglar çocuklarınızla sohbet ederken belli bir uzaklıktan çocukların göz hizasına inerek konuşmamızı isterler. Aslında burada amaçlanan çocuğun ya da karşımızdaki kişinin fiziksel aurasını ve kendi fiziksel auramızı korumaktır. Biz yetişkinler bile fiziksel auramız ihlal edildiğinde rahatsızlık duyarız. Örneğin, bankamatikten para çekerken ya da herhangi bir fatura kuyruğundan kulağımızın dibine kadar giren insandan rahatsız oluruz. Başkasının aurasını ihlal eden insanlar çocukken fiziksel auraları ihlal edilmiş insanlardır. Peki, çocuğa sürekli vurmak, zorla öpmek, izin istemeden odasındaki eşyalarını almak, yerlerini değiştirmek çocuğun fiziksel aurasına müdahale değil mi? Fiziksel aurası korunmamış çocuklar auraları yabancı biri tarafından ihlal edildiğinde anlayamamaktadırlar. Bu nedenle çocuğu öpmek istediğinizde, odasından herhangi bir şey yapmak istediğinizde ondan izin almanız gerekmektedir. Ve bu çocukların fiziksel auralarının gelişmesine neden olacaktır.

(Biz çocuklara matematik öğretir gibi bedenini korumayı öğretiyoruz, fiziksel aura, zihinsel ve duygusal aura kazanmış bir çocuk iç güdüsel olarak bu yabancının kendisine farklı davrandığını anlayacaktır.)

Zihinsel aura ise çocuğun düşüncelerin, konuşmalarının dinlemesi, çocuğa saygı duyulması ve çocuğun başkasının sözü bittiğinde konuşmayı öğrenmesidir. Çocuk konuşmaya başladığında aile tarafından çocuk can kulağıyla dinlenmelidir. Oysa “sen çocuksun sus, büyüklerin sohbetine karışılmaz” gibi çocuğa birçok olumsuz cümleler kurmaktayız.  Böyle bir aile ortamında yaşayan çocuğun zihinsel aurasının gelişmesi çok zordur. Bir kişinin yaşadıklarını anlatabilmesi, rahatsızlığını dile getirebilmesi için zihinsel aurasının gelişmiş olması lazım. Örneğin, otobüste fiziksel aurasını ihlal etmiş bir kişiye biraz öteye gidebilir misiniz, rahatsız oluyorum diyebilmek o kişinin zihinsel aurasının geliştiğini gösterir.

Duygusal aura, çocuğun duygularını yaşayabilmesidir. Çocuk duygularını ne kadar iyi yaşayabilirse o kadar duygularını anlayabilir ve yönetebilir. Oysa “Sen çocuk musun da ağılıyorsun, bunda üzülecek ne var, komik mi bu şimdi” gibi çocuklara birçok olumsuz cümle kurulmaktadır. Herhangi bir olumsuz bir olay başına geldiğinde o duyguyu anlayabilmesi önemlidir.  Üç aura kısmında Adem Güneş’in mahremiyet eğitimi kitabından yararlanarak metne döktüm, ama ekstradan birkaç şey daha eklemek istiyorum. Aileler bu konu da bilgi sahibi olmaya çalışıyor fakat bu mahremiyet eğitimi sadece ailelerle kısıtlı kalmamalı, bütün insanların mahremiyet konusunda bilgi sahibi olması kritik bir önem taşıyor. Belki aile evde çocuğunun fiziksel aurasını koruyor ama dışarıdaki herhangi bir insan çocuğun fiziksel aurasına müdahale edebiliyor. Örneğin, kolundan çekip çocuğu zorla öpmek ya da annesiyle otobüste ayakta duran çocuğu zorla kucağımıza oturtuyoruz. Bunların çoğu iyi niyetten yapılan şeyler belki ama lüften çocukların fiziksel auralarına müdahale etmemeyi öğrenelim. Seveceksek de uzaktan sevelim, zorla çocuğu sıkıştırıp öpmeye gerek yok. Çocukların sevimliliğine de dayanamıyorsanız, çocuk o diye düşünüyorsunuz ama bir empati kurun tanımadığınız bir insanın zorla sizi öptüğünü düşünün. Bu caydırıcı olacaktır sanırım. :) Görüştüğüm zaman görüşürüz!!


Sahipsiz Cümleler