29 Aralık 2012

Açlık Oyunları


Bir haftadır elimden bırakamadığım romanları sonunda bitirdim. Oldukça sürükleyici kitaplardı. Açlık Oyunları filmini kitabı okuyunca izlemek için uzun süredir erteliyordum, sonunda filmi de izledim. Buraya uzunca kitapların içeriğini yazmak istemiyorum.  Fakat kitabı okumayan ve filmi izlemeyenler için kısaca değinmenin yerinde olacağını düşünüyorum.  Ülke de 12 tane mıntıka vardır. Biz buna günümüz tabiri ile bölgeler diyebiliriz. Her mıntıkanın kendine has görevleri vardır. Mesela 11. Mıntıka tarımla uğraşırken, 12 mıntıka taş kömürü, ticaretle uğraşan mıntıkadır. Önceden 13. Mıntıka olan ülkede 13. Mıntıkanın bu ekonomik eşitsizliğe karşı gelip ayaklanması sonucu ülke de büyük bir kargaşa çıkmıştır. Bu ayaklanmayı bastıran Capitol “Açlık Oyunları” adında bir oyun üretmiştir. Her mıntıkadan her sene yaşları 12 ile 18 arasında değişen erkek ve kız haraçlar seçilmektedir. Açlık oyunlarında hayatta kalabilmek için diğer seçilen kişileri öldürmek zorundadırlar. Capitol’un amacı seneler önceki ayaklanmalarını hatırlatmak ve insanların bir daha Capitol’a karşı gelmelerini önlemektir.

26 Aralık 2012

Tombul Tırtıl


Güneşin ilk ışıkları ile uyanır, kimse uyanmadan bahçeye çıkardım. Gizli bir yerim vardı bahçe de kimsenin bilmediği, öyle gizli bir yerdi ki saatlerce beni ararlardı, bulamazlardı. Bu Dünyaya yalnız olmak için gelmiştim ben, kimsenin benim yanımda olmasını istemiyordum, sevmelerini de. 

Küçük bir tırtıldım ben güneşle birlikte uyanıp bahçesinde gökyüzünü seyreden.  Küçük, yaramaz, çirkin, tombul tırtıl…. Çimenlerin üzerine uzanır gökyüzüne bakar. Kendime yakıştırdığım sıfatlardan uydurduğum şarkımı söylerdim:

Küçük
Yaramaz,
Çirkin tırtıl.
Büyüyünce kelebek olacak.
Tombul tırtıl.
Küçük tırtıl, çirkin tırtıl, tombul tırtıll!

Kelebek, görmeden uzandığım çimenden kalkmazdım. Şarkımı söylemeye başladığım zaman hemen bir kelebek belirirdi gökyüzü, güneş ve benim aramda.  Şarkımı söylememi beklerlerdi sanki. Kelebek değil de periydi onlar sihirli şarkıma çıkan. Baharda ilk gördüğüm kelebek hangi renkte ise, senemin nasıl geçeceğini ona göre yorumlardım.  Beyaz kelebek, sarı kelebek, kahverengi kelebek, rengarenk kelebek… en çok beyaz kelebek heyecanlandırırdı beni. Güneşin ışığında bembeyaz tülleri ışıl ışıl parlardı. Beyaz kelebek güzel bir yıl demekti benim için.

25 Aralık 2012

Kapalı Günlük ( Kapalı Not )


Kader, insan kendi kaderini çizebilir mi, çizebiliyorsa ne kadarı mümkündür bunun.  Kendi hayatını şekillendirebilir mi insan, bu kaderim değil; ben kendi tercihlerimle seçimimle bunu yaptım, elde ettim. Ya bu seçimi yapmış olmamızda kaderse. Peki insanlar neden başına hep olumsuz bir şey geldiğinde kaderi suçlu bulur. Kadere sığınır:

“ Kaderim böyleymiş”

Neden iyi, mutlu günleri olduğunda, başarılı olduğunda kader kelimesini ağzına bile almaz. Çünkü bunu kendi tercihleriyle yapmıştır. İnsanın seçtiği hep iyi midir, kötü tercihler yapamaz mı? Kim bilir insan hayatını bazen yönlendirirken bazen yönlendiremez. Ya da dediğim gibi kendi seçimim dedikleri bile kaderdir. Bazen hayatta öyle olaylarla, cevaplanamaz sorularla karşılaşırsın ki kader inadına varlığını ispatlamaya çalışıyordur.

22 Aralık 2012

Hayali, Çizen Adam


Alplerin Kızı Heidi çizgi filmini hatırlamayan yoktur değil mi? Bugün yetişkin olan birçok kişinin hayallerini süsleyen o kişi Hayao Miyazaki’dir. Bugün televizyonlarda Heidi, Şeker Kız Candy gibi birçok animeyi, çizgi filmi televizyonlarda göremiyoruz. Hani “büyüyünce hayaller küçülür” cümlesi var ya, ben ona katılmıyorum. Asıl büyüyünce değil, kapitalist sistem daha da geliştikçe hayallerimiz küçülmeye başladı.  Reklamlar materyalist ( maddeci) bir şekilde şekillendirdi hayallerimizi. Ayağı yere basan hayallerimiz vardı hepimizin.  Araba almak, elbise almak, oyuncak almak, bilgisayar almak hayallerimizdi. Hayalimdeki elbise, hayalimdeki araba…Özellikle yeni nesil çocuklar teknolojik maddelerde aradı mutluluklarını. Kapitalist Dünya’da gittikçe hayallerimiz küçüldü.

Dün gece Hayao Miyazaki’yi andım. Büyük biriydi; ama hayali küçük değildi, en azından materyalist değildi. Yere basmayan hayaller mümkündü, Miyazaki bize animeleriyle gösteriyordu bunu.  

21 Aralık 2012

Günlükten Kopan Sayfa


Abartıyor muyum bilmiyorum, insanın hayatındaki karşılaşacağı kişiler önceden belirlenmiş sanki. Hani bu anı daha önce yaşamış gibiyim dersin ya, benim de hayatıma giren insanlar öyle işte. Seni daha önce tanıyor gibiyim, seni de. Senin beni üzeceğini önceden biliyordum. Bir seçim mi, vazgeçiş mi hayatımıza girecek insanları belirleyen.  Dümdüz bir yolda yürüyorsun, sonra yol ikiye ayrılıyor. İki yolun sonunda da seni bekleyen kişiler var.  İnsanlardan başka kişiler yok mu hayatta, seçtiğin yolda elbette var. Fakat hayatımızdaki insanların hayatımızın kalitesini belirlediğini düşünürüm hep. Birini seçmek zorundasın ve geri dönüşü mümkün değil. Ben bu hayatı seçtiğimde neleri kaçırıyorum, o yoldan gitseydim ne olurdu diyor insan, seçtiği yolda onu hayal kırıklığına uğratacak, üzecek insanlarla karşılaştığında. En çok kullandığı kelime de :

“ Keşke seni tanımasaydım” oluyor.

Tombik, Yuvarlak Bir Kelime - 2


Aşk, kendinden başkasını düşünmektir.
Aşk, alışkanlıktır.
Aşk, korkudur.
Aşk, aptallıktır.
Aşk, yüzyıllardır inanılan ve halen insanların inanmaya devam ettiği büyük bir yalandır.
Aşk, belki de tek gerçektir.
Aşk, insanın bir tencere makarnayı alıp yemeye başladıktan sonra bayılmadan önceki ruh halidir.
Aşk,  insanın ayaklarını yerden kesen, zaman- mekân ayrımını ortadan kaldırandır.
Aşk,  dinlediğin şarkıların daha anlamlı gelmesidir.
Aşk, o hasta olduğunda üzülmektir.
Aşk, hasta sevgiliye çorba yapmaktır.
Aşk, mutlu etmesinin yanında kat kat acı verendir.
Aşk,  özlemektir.
Aşk,  sonu belli olmayan bir yoldur.
Aşk, cinselliğin konulduğu kılıftır.
Aşk, vazgeçilemeyen bir uyuşturucudur.
Aşk, uyuyamamaktır.

8 Aralık 2012

Pembe Duygu


Dışarıdaki rüzgârın sesi evin duvarlarını yaylıyor. Pencere çerçevelerinin açık kısımlarından içeriye girmeye çalışıp pencereyi titretiyordu. Uzun bir süre rüzgârın ve pencerenin sesini dinledi.

-Uuuuuvvvvvvvv, uuuvv. Tak, taaakk…

Sobanın içine birkaç odun atıp, üzerine çaydanlıkta bir su koymuştu.  Elektrikler de yoktu, daha akşam olmamıştı ama gökyüzünü kaplayan bulutlar yüzünden oda şimdiden kapkaranlık olmuştu. Tam korku filmlerinde heyecanın en doruğa ulaştığı bir sahne mevcuttu evde. Kedisi zeytini saymazsak üstelik evde de yalnızdı.  İlginçtir ama rüzgârlı havaları severdi. Yalnız kalmak, düşünmek için biçilmiş kaftandı. Televizyonun gürültüsünden, internetin Sanal Dünyasından uzaklaştırırdı rüzgâr onu. Sobanın üzerinde demlemiş olduğu çayı doldurur, Yanındaki sehpaya mum koymuş olduğu pencerenin kenarındaki koltuğa oturur. Ağaçlardan dökülen yaprakları, hava da uçuşan poşetleri ve sokakta bu rüzgârlı hava da yürümeye çalışan insanları izlerdi.  

Zeytin korkmuş olacak ki önce ayaklarına sürtünür sonra koltuğa çıkıp yanına sokuluverirdi. Rüzgâr hafif hafif dinmeye başlar yerini yağmura bırakırdı. Pencereden yağmur damlaları bazen ayrı ayrı bazen de birleşerek aşağıya doğru kayarlardı. Zeytin cama vuran yağmur damlalarını duyduğunda gözlerini açar. Yağmurun cam da oluşturduğu sesi kısa bir süre dinleyip.

-pıt pıt pıttt…

5 Aralık 2012

Ellerin Cennetimdi Benim!!

Yine buluşmuşlardı akşam. Oturup denizi izlemeye koyuldular. Farklıydı bugün diğer buluştukları akşamlardan çok farklı, Oysa saatlerce birbirlerinin sözünü bölerek konuşurlardı. Şimdi ise konuşmadan denizi izliyordu ikisi de. Yıldızlar denize dökülmüştü, Tabi ayda eşlik ediyordu yıldızlara. Binalar, sokaklar, ağaçlar, sokak lambaları…Hepsi denizin içindeydi." Bir şarkı var bilir misin? Söylesem mi, diye düşünüyorum da. "Garip bir telaş, korku sarmıştı kalbini. Her zaman baktığı gibi değildi gözleri. Donuk, hissiz, sevmiyormuş gibi değil de bir şeyler saklıyordu gözleri. Ağlamamak için zor zapt ediyordu gözlerini belliydi. Ama gözlerine yerleştirdiği sahteliğin ardındaki gerçeği görüyordu. O yüzden diyemedi hangi şarkı diye. Yutkundu ve tekrar denize çevirdi yüzünü.

3 Aralık 2012

Sessizliğin İçindeki Ses


Bu şehrin gürültüsünden kaçtığım tek vakitti geceleri. Sokaklar sesiz, bütün evlerin ışıkları sönmüş, bir sokak lambaları eşik ediyordu her adımıma birde gökyüzündeki ay ve yıldızlar. Her adım atışımda tık, tık tık adımlarımın sesleri bomboş sokakta yankılanıyordu.  Gecenin dördünde beni bu halde gören insanlar ya deli gözü ile bakarlardı ya da hırsız diye mahalleyi ayağa kaldırırlardı. Normal bir insanın davranışı değildi çünkü bu yaptığım. Geceleri uyunur, gündüzleri gezilir, işe gidilir… Oysa kahrolası bu şehrin sokaklarında sessizlik ve huzur arıyordum. Daha çok insanlardan kaçıyordum aslında. Onlardan uzak olmak, seslerinden, yalancı dostluklarından, imalı bakışlarından, çıkarcı ilişkilerinden uzak olduğum tek zaman dilimiydi işte geceleri.

Fakat bu sokaklar hiç boş kalmıyordu ki. Kurtulmak istiyordum bu insanlardan; ama sokaklar onlardan kalmış artıklarla, izlerle, nesnelerle doluydu.  Bir sigara izmariti, pencerenin önündeki kasımpatı, ağacın dibindeki küçük yavru kedi,  duvarda kocaman yazı ile yazılmış seni seviyorum yazısı… sessizliğin içindeki ses bu olmalıydı. Tüm sokak lambaları sönse, hatta ay ve yıldızlarda sönse, kapkaranlık olsa sokaklar, Dünya hiçbir nesne hatırlatmasa hayatımıza giren insanları. Zifiri karanlık, bomboş bir sokak…

24 Kasım 2012

Gökyüzünden Düşen Pamuklar


Bembeyaz pamukçuklar gökyüzünden dökülmeye başlamıştı. Havanın soğukluğu hissettiriyordu bugün karın yağacağını. Evimizin penceresinden ninemle bahçemize düşen karları izliyorduk. Başımı havaya kaldırıp gökyüzünden yağan karları izlemek çok hoşuma gidiyordu. Ninem:

“ Böyle yağarsa bir saate kalmaz her yeri kar kaplar” demesiyle yüzümdeki tebessüm sönmüştü.

Karın yağmasına hangi çocuk üzülürdü, bizim kar yağdığı zaman hevesimiz kursağımızda kalırdı. Buruk bir tebessüm olurdu yüzümüzde;  üzülürdük ama evden aldığımız poşetler ve leğenlerle kaymayı da ihmal etmezdik. Leğeni altını kayarken çatlattığım için annemden öyle bir dayak yemiştim ki hiç unutmam. Her fırsatta mahallenin çocuklarıyla bir araya gelir, kayacak yer arardık. Öyle çok kayardık ki kaydığımız alan buz psitine döner, bir de sokaktan geçen kişilerden azar işitir, hatta dayak yerdik. Gerçi dayak atmaları da çok kolay değildi bize. Biz kara o kadar alışmıştık ki; değil karda buzun üzerinde hiç düşmeden hızla koşardık.

“ Ne yaptınız lan e… kolumuzu, bacağımızı kırdıracaksınız” diye bağırarak ardımızdan koşturur. Bir daha düşen amcalara kahkahalarla gülerdik. Sonra daha çok rezil olmamak için pes ederlerdi.

21 Kasım 2012

Gönderilmemiş Mektup


Hızlı adımlarla kalabalığın içinde yürüyordu genç adam. Bazen yavaşlıyor bazen koşa adımlarla uğultulu kalabalığın arasından sıyrılarak yürüyordu. Bir yere yetişmeye çalışıyordu belli ki. Otobüse vardığında nefes nefese kalmış, kalmak üzere olan otobüse son anda yetişmişti. Hızlı nefeslerle koltuğunu arıyordu, bir yandan da yanında kimsenin olmaması için dua ediyordu. Geçen seyahatinde yanına yaşlı bir beyefendi oturmuş, hiç susmadan bir şeyler anlatıp durmuştu. Başkasının hayatını hatta sesini duymak istemiyordu. İstediği tek şey düşünmekti, yanındaki kişiler düşüncelerini baltalıyorlardı kelimeleriyle. Korktuğu başına gelmemişti bu sefer. Hafif bir tebessüm ve yolculuk boyunca yalnız kalmanın verdiği huzurla koltuğuna oturup, deri çantasını yanındaki koltuğun üzerine koydu.

İnsanların çoğu yolculuklardan nefret ederdi, ama o yolculukları çok seviyordu. Yaşanmışlıkları, pişmanlıklarını, kahkahalarını, üzüntülerini, güzel ve kötü günlerini hatırlıyordu bu yolculuklarda. Sanki başka bir şehre gitmiyor, hayatına, geçmişine yolculuk yapıyordu. Belki de insanların yolculukları sevmemesinin nedeni bundandı.  Bir hayalet gibi geçmişin çıkıveriyordu su yüzüne. 

Çantasının ön gözünden lacivert ciltli bir ajanda çıkardı. Tarihi 24.08.2011 tek bir kalem lekesi olmayan sayfayı açtı.

11 Kasım 2012

Tombik, Yuvarlak Bir Kelime


Mutluluk, sokak lambasındaki karın yağışını izlemektedir.
Mutluluk, hiç yaşına aldırmadan, utanmadan pamuk şeker yiyebilmektir.
Mutluluk, babaannenle birlikte kuzine sobasında  börek ve kestane pişirmektir.
Mutluluk, annenle kahve yudumlamaktır.
Mutluluk, sevdiği insanla beraberken zaman kavramının yok olmasıdır.
Mutluluk, kardeşinle lades çekip; iddiaya girmektir.
Mutluluk, yağmurun toprakta oluşturduğu kokuyu içine çekmektir.
Mutluluk, gece yıldızları izlemektir.
Mutluluk, arkadaşlarınla birlikte koyu bir sohbet eşliğinde çay yudumlamaktır.
Mutluluk, sevgilinin gözlerine bakmak, kokusunu içine çekmektir.
Mutluluk, küçük sokak köpeğini okşamaktır.
Mutluluk, ailenle birlikte kahvaltı yapmaktır.
Mutluluk, sabah onun sesiyle uyanmaktır.
Mutluluk, şampuandan köpükler yapıp şişirmektir.
Mutluluk, en sevdiğin şarkıyı sesin kötü olmasına rağmen bağıra bağıra söylemektir.
Mutluluk, çocukken biriktirdiğin, oynadığın bilyeleri saklamaktır.
Mutluluk, ekmek bandırarak yediğiniz menemendir.
Mutluluk, telefonu canııııım! diye açan sıcacık bir sestir.
Mutluluk, sucuklu yumurtadır.

2 Kasım 2012

Hastane Kokusu


Annem bir gün önceden bir sürü hazırlık yapmıştı yaş pastası, börekler… bir çok şey. Doğum günü heyecanıyla yatmıştım o gün, beş yaşına girecektim.  Sabah kalkamamıştım yatağımdan çok hastaydım annem kucağında beni sağlık ocağına götürmüştü, yüzümü atkıyla sıkıca sarmıştı, Ekim ayının sonuydu ama yerlerde benim dizlerime kadar gelecek kar vardı. Oldukça dikkat çeken bir çocuktum çevremi hemşireler, ebeler ve sağlık görevlileri sarmıştı.

- Çok tatlı bir çocuk bu, oyuncak gibi.
- Kıyamam ben bu şirineye, iğneyi sen yap.

 İlaç ve üstüne en korktuğum şey iğne,  yalnız küçük tombul elime tutuşturdukları şeker ve çikolata yanıma kar kalmıştı. elinden tutup paytak paytak yürümüştüm annemle birlikte, beni bir oyuncakçı dükkanına götürmüştü, ne istiyorsan onu al bir tane kırmızı elbiseli bir bebek ve birçok boyama kitabı almıştım. Doğum günüm geldiğimde hep o günümü hatırlarım bir de o kokuyu.

1 Kasım 2012

Zıplayan Kurbağa


Çevremdeki insanların ona bakışlarından rahatsız oluyorum, yerin dibine giriyorum anlıyor musun, diye babama bağıran annemin sesi…



Anlamıyorum sanıyorlardı fakat çevrem de olan her şeyin farkındaydım.  Ailem utanıyordu benden, öyle ki bir yere giderken yanlarında götürmek istemiyorlardı beni.  Bu Dünya da beni tek seven anneannemdi sanırım.  Bir tek o saçımı okşar, öper insanların tuhaf bakışına rağmen kafasını ve yüzünü yere eğmeden elimden tutar beni evine götürürdü.  En çok koridordaki boy aynasında kendime bakmayı severdim.  Vücudumu en çokta yüzümü saatlerce incelerdim aynanın karşısında.  Yuvarlak bir yüzüm vardı.  Bu yuvarlak yüze rağmen yassı bir burnum, birbirinden oldukça ayrık mesafe de çekik gözlerim vardı. Anneannemim aldığı pembe tokayı saçıma takıp yine kendime bakıyordum ayna da…

- Nine ben güzel bir kız mıyım?

Tabi Dünya’daki en güzel kızsın sen demişti ninem. Bunu beni üzmemek için söylemişti. Farklıydım işte diğer çocuklardan. Doğuştan benimle birlikte doğmuştu hastalığım Down Sendorumu diyorlardı doktorlar adına. Dış görünüşüm dışında, anlama güçlüğü çekiyordum. Zeka geriliği yani toplumun bakışıyla deliydim ben. Annem ve babam bu yüzden utanıyorlardı benden. İlkokula gidemiyordum, geri kalıyordum arkadaşlarımdan ve çirkin ördek yavrusu gibi kabul edilmiyordum hiç kimse tarafından. Özel eğitim almam gerektiği söylenmişti anneme.  İlk önce gitmemek için direnmiştim, ağlamıştım ninem dışında hiç kimse sevgi göstermiyordu bana. Yine yeni insanlar acınası bakışlar, yeni eziyetler ve yeni üzüntüler… beni bekliyordu emindim.

Suratı asık bir bayan çıkmıştı karşıma benim öğretmenim o olacakmış, bilmiyorum özel bir yetenek midir ama kötü kalpli beni sevmeyecek insanları hissediyordum önceden. O bayanla derse girmeyeceğim diye yerlere yatıp ağlamaya başlamıştım. Ninemde benle gelmişti o gün o da kızım yapma diye ayakta gözyaşı döküyordu. Çevrem kalabalıklaşmıştı. İnsanların bana acıyarak bakmasına sinir oluyordum. Sonra sıcak bir el omuzuma dokundu.  Güzel yüzlü bir bayan siyah iri gözleriyle bana bakıyordu.

- Bizi Eda ile yalnız bırakır mısınız? Hafif bir gülümseme ile Edaydı ismin değil mi, dedi.


Evet diyerek kollarımla gözyaşımı siliyordum. Tuhaftı ama his diyorum işte, bu bayana sakinleştirici bir şey vardı. Elimden tutup ders odasına götürmüştü beni.  Birbirimizi tanıyorduk daha çok o beni tanımaya çalışıyordu sanki. Hangi yemekleri sevdiğimi, hangi meyveyi, hangi hayvanları sevdiğimi, kaçıncı sınıfa gittiğimi, annemi babamı ve en sevdiğim arkadaşımın ismini soruyordu bana. Peri masalından çıkmış gibiydi istemsiz bir şekilde sorduğu her şeye cevap veriyordum.

Birlikte çiçek çizmiştik, Çiçeklerin her yaprağına bir sayı yazmıştı. İlk önce o çiçeğin birini boyadı. Bir yaprak, iki yaprak… yedi yaprak. Kaç tane yaprağı var çiçeğin bak.

- Bu sefer ben yapacağım diye elinden kalemi kapmıştım.

Sevimli bir gülümseme ile bana bakıyordu.

Çiçeğin yaprağını boyuyor ve sayıyordum. Bir yaprak, iki yaprak…takıldığım yerde hoş sesi ile bana eşlik ediyordu altı yaprak.
Birçok ders görmüştüm onunla birlikte eğlenceli vakitler geçiriyorduk ama bana birçok şey öğretmişti öğretmenim.  Kağıt katlayarak zıplayan kurbağa yapıyorduk, evcilik oyunu oynayıp makas tutma, bıçakla elma soyma oyunu oynuyorduk.

Beni her ders çıkışında İri gözleriyle gözlerimin içine bakarak sen farklısın sen özelsin Edacığım bunu unutma tamam mı? diyordu.

Onlar özel ve farklı insanlar, ki tekrarlıyorum biz de özürlü adayıyız…

( Babamın mesleğinden dolayı bu özel insanları daha iyi anlama fırsatım oldu. Acaba neler hissediyorlardır diye düşünerek bu yazıyı yazmaya çalıştım. Öyle olaylar duyuyorum ki özürlü olduğu için çocuğuna yemek vermeyen, devletin verdiği çocuğuna bakım için verdiği maaşa rağmen çocuğunu yırtık giysilerle, yırtık ayakkabılarla özel eğitim merkezine gönderen. Düşünün çocuğundan bir çorabı esirgeyen aileler var. Elbette çok zor bir durum ama Çocuğunun bu halinden utanan insanlar… bu Dünya iğrenç bir yer.)

Sahipsiz Cümleler

31 Ekim 2012

Hikayeni Yeniden Yaz


Otobüste arkadaşına dert yanan üniversiteli genç, elindeki faturaları yatırmak için banka sırası bekleyen adam. İşini yaparken sıkıntıyla işiyle ilgilenen bankacı, çayını yudumlayarak sokaktan geçenleri izleyen genç adam, mis kokular yayan iştah kabartıcı döneri kesen adam, arkadaşları gülerken suratı asık olan bayan… ve kendisi herkes mutsuzdu.  Gülen insanların bile gözündeki ışıl ışıl parlayan yıldız çalınmıştı, yerini kapkara bulutlar yerleştirilmişti. Gülen bir yüz fakat o gülümsemeye rağmen donuk bir göz.

Simitini alıp bir banka oturdu, bir yandan yanı başına toplanan güvercinlere simit kırıntısı atıyor diğer yandan sokaktan geçenleri, alışveriş yapanları izliyor, yanı başındaki kestanecinin pişirdiği kestane kokusunu içine çekiyordu. İnsanlar neden mutsuz, ben neden mutsuzum diye düşündü tekrar. Biraz sesli düşünmüş olacak ki

-Efendim abi kestane mi istedin, dedi satıcı.

 Zihnindeki düşüncelerin sesleri öyle yüksekti ki bisikletinin ziline sürekli basan çocuğu, annesinin elini bırakıp avazı çıktığı kadar ağlayan çocuğu, kendisine seslenen satıcının kalın sesini bile duymamıştı. Kahverengi montunun sol cebinden bir not defteri, montunun iç kısmındaki cebinden de yeşil renkte üzerinde siyah notların olduğu tükenmez bir kalem çıkardı. Alışveriş listeleri ve geçen hafta gittiği unutmayım diye sayfaya iliştirdiği doktorun ismi, adreslerle doluydu küçük siyah ciltli defter. Not defterinin rastgele boş bir sayfasını açtı. Mavi tükenmez kalemi ile iki kelimelik bir yazı yazdı not defterinin üst kısmına.

PİŞMANLIKLAR LİSTESİ

24 Ekim 2012

Hüzün Evi


İşte o kapının önündeydim yine. Demir parmaklıklardan tutup bahçeye bakıyordum. Bahçe de kimse yoktu. Hava oldukça soğuk bu nedenden dolayı bahçe de kimsenin olmaması gayet normaldi. Bahçeye açılan demir kapıyı itiyordum. Elimden bıraktığım demir kapı hızla çarpıp ses çıkartıyordu.

Paaaattt!

Pencereden bu gürültüyü duyup bana bakan yüzleri görüyordum. Yavaş adımlarla bordo binaya yaklaşıyordum.  Aklımla kalbim cenge tutuşmuştu yavaş yürümemin nedeni buydu sanırım. Kalbim o binaya girmemi istiyor, aklım ise geri dönmemi istiyordu. O bordo binadan her çıkışımda kalbim ve aklım can çekişiyordu.  O kapıdan Dünya’ya her baktığımda farklı bir Dünya görüyordum. Birkaç gün boyunca kedime gelemiyordum. Bu binaya ilk girişim tesadüf eseri olmuştu. Şiddetli yağmur yüzünden bu binanın altına sığındığım da binanın tahta kapısı açılmış sevimli, yaşlı bir beyefendi beni içeri çağırmıştı. İçeri girdiğimde birçok yaşlı yüzün bana baktığını görmüştüm. Biraz afalladıktan sonra huzurevi olduğunu anlamıştım.

Huzurevindeki bütün yaşlı yüzler gözlerini bana doğru çevirmişti.  En sinir olduğum şeyi yapıyordu bu yaşlılar konuşmadan sadece bana bakmalarından rahatsız olmuştum.  Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olsa gerek.

- Şey yağmur yağıyordu da ben de buraya geldim, huzurevi olduğunu bilmiyordum.
* Kızım, okuyor musun sen?
- Evet, dersten çıkmıştım…
* Sözümü bölerek. Oku kızım oku. Bu devirde kızlarda okumalı dedi eli ve yüzü benlerle dolu bir amca.
- Gülümsemiştim.

Şimdi yine o binanın kapısındaydım

23 Ekim 2012

Küçük Prensim 2




Gerçi çevremdeki insanlarında pek benden farkı yoktu. Daha fazla para kazanmak için her şeyi yapabilirdik, zamandan tasarruf edebilirdik, saçma sapan işlerle vakit kaybetmezdik. Saçma sapan çocuk hikâyesi işte demiştim, ama bilgisayara verileri girerken yere atmış olduğum kitap dikkatimi çekiyordu….

Zihnimi toparlayıp verileri giremiyordum,  planlı ve düzenli hareket etmeliydim. Hışımla oturduğum yerden kalktım çöpe atacaktım bu gereksiz hikâyeyi. Ayağım olduğum yere yapıştırılmış gibiydi, kahrolası küçük velet günümü berbat ettin, diyerek dişimi sıkıyordum. Yalnız dayanamayıp kitabın başka bir sayfasını açtım.

“Öyleyse kendi kendini yargılarsın, dedi kral. Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha zordur. Kendini iyi yargılamayı başarırsan, gerçek bilgeliğe eriştin demektir.”

Kendimi yargılamak mı? 

Onun için mi üç saattir eziyet çekiyorum. Ben kendimi yargılamaktan korkuyorum. Artık pes etmiştim. Kitabı alıp koltuğa oturdum. Rastgele sayfaları çevirmeye devam ettim.

“İnsan binlerce, milyonlarca yıldızın birinde yaşayan eşsiz bir tek çiçeği seviyorsa, yıldızlara bakmakla bile mutlu olur. "Çiçeğim oralarda bir yerdedir" der. Ama koyun çiçeği yerse, sanki yıldızların hepsi birden sönüverir. Bu da mı önemli değil?”

Sahi yıldızlara bakmayalı ne kadar çok olmuştu.

19 Ekim 2012

Ben Gök Kuşağının Saçlarını Ördüm.


İlkbaharın ılık havası, çiçeklerin kokusu ve kelebekler ne güzeldi bu mevsim. Her mevsimi severdim, fakat ilkbaharın yeri bende ayrıydı. Güneş tepemizde bizi izliyordu. Bulutlar ilkbaharın gelişini gökyüzünde koşuşarak kutluyorlardı. Ayakkabımı, çorabımı çıkararak hafif ıslak çimenlere basıyordum, diğer yandan da çimene her basışımda çimenin yaydığı kokuyu içime çekiyordum.  Öğretmenimiz bir yere oturup doğa ile ilgili resim yapmamızı istemişti bizden.  Rengarenk küçüklü büyüklü pastel boyalarımı yere sermiştim. Küçüklü büyüklü diyorum çünkü çoğu renkler kullanmaktan neredeyse bitecek hale gelmişti, boyaların içinde en uzun kalanı beyaz boyamdı. Tüm boyalar bitince beyaz boyamla gördüğüm duvarlara, beton zemine, asfalta… resim çizerdim. Dünya benim için koca bir tualdi.  Ailemden azar işitmeme rağmen hiç kimse vazgeçiremezdi beni bu güzel huyumdan.

Çimenlerin üzerinde bağdaş kurarak resmimi çizmeye başlamıştım. Resim çizmeyi çok seven bir çocuktum ve doğuştan verilmiş resim çizme yeteneğim vardı. Bazen sınıfta resmi iyi olmayan arkadaşlar, öğretmen görmeden resim defterini getirir, resmi bana çizdirirdi. İlk önce çizmek istemesem de çizdiklerime hayran hayran bakmalarından zevk alırdım.

Resmimi tamamlamıştım.

18 Ekim 2012

Sana Bir Çiçek Çizdim, Asla Solmasın Diye!


 Kafasına çekmiş olduğu yorganı araladı gözlerini kırpıştırarak odaya baktı. Pencerenin kenarından sızan güneş gözünü kamaştırmıştı. O kadar çok uyuyordu ki, yataktan hiç çıkmak istemiyordu. Onsuz bir güne başlamak istemiyor ve onu hatırlatan hatıralarla dolu ev de yaşamak istemiyordu. Evi yatakhane gibi kullanmaya başlamıştı. İşten geldiğinde hemen odasına geçip sabah işe gidene kadar çıkmıyordu yatağından. Ona kabus gibi görünen hatırlardan saklanıyordu. Buzdolabına yapıştırılmış notlar, resimler. Masanın üstündeki kitap ve banyo da asılı olan pembe havlu…. Uyuyarak unutmaya çalışıyordu yaşadıklarını. Doktor ağır psikolojik rahatsızlığın eşiğinde olduğunu söylemişti, bir sürü ilaç vermişti. İlaçla daha sersem hale geliyordu daha iyiydi aslında uyumasına yardımcı oluyordu bu ilaçlar.

Kendini bu Dünya’da gereksiz görüyordu, işe yaramazın tekiydi. Anlamsızdı artık Dünya. Bu Dünya’da hele onsuz niye yaşamaya çalışıyordu ki.  Oysa ne kadar çok sevmişlerdi birbirlerini neden diye soruyordu fakat cevabını bulamıyordu. Unutmak istiyordu onu ya da unutmak istemiyordu kendisi de emin değildi ne düşündüğünden. Ne yapıyordu şimdi belki yeni bir ilişkiye başlamıştı. İki ay geçmişti ama onu hala ilk günkü gibi seviyordu. 

-Artık yaşamak anlamsız, dedi.

Ve yatağında doğruldu.

11 Ekim 2012

Bilinçaltımız Neler Söylüyor


Bakalım bilinçaltımız neler söylüyormuş. Bu test çok hoşuma gitti paylaşmak istedim. İsteyen yorum olarak teste cevap verebilir. Ya da bunu bir mim olarak ele alıp blogunda paylaşabilir. Bu sorulara verdiği cevapları. Yalnız ilginç sonuçlar çıkıyor bilinçaltı ile ilgili ona göre. Çok güldüm kendime.  :)))...Cevaplarla ilgili yapılan bilinçaltı açıklamasını sonra paylaşacağım, önce cevapları alalım.  Vay be bilinç altımda neler varmış benim. :D



1- Çok nadir bir taşı bulmak için dağa tırmanmak üzere yola çıkıyorsunuz. Dağ hakkında neler düşünüyorsunuz?

Nadir bir taş aramak için yola çıkıyorsam. Bu beni çok uğraştıracak zor ulaşabileceğim bir dağ olmalıdır diye düşünürüm. Kıymetli bir taş aradığıma göre beni uğraştırmalı ki. Taşı bulduğumda çektiğim eziyetlere değsin. Bu zorluğa rağmen taşı buldum diye sevineyim.

2- Sonunda aradığınız taşı buldunuz. Ne tür bir taş ? Boyunu, ağırlığını ve değerini tanımlayın.

Nedense ilk yakut geldi aklıma. Kırmızı tonda parlayan bir yakut. Çok büyük olmasın ya benim taşıyabileceğim boyutta olması yeter. Değeri çok olacaktır tabi. Oraya  boşa çıkmadık. Dizimizi, kolumuzu boşuna yaralamadık değil mi? :) 

3- Bir safari parkındasınız, yolu takip ederek otlakta ilerliyorsunuz ve bir dişi ile bir erkek aslanın büyük parçalar halinde çiğ etleri koparıp yediklerini görüyorsunuz. Ne düşünüyorsunuz?


Tuhaf olurum izleyemem herhalde. Ama safari turundaysak mecburen izleyeceğiz. Bir de bize zarar gelmezse aslanlar tarafından sorun olmaz.

4- Yıllardır kimsenin ayak basmadığı eski bir binadasınız ve yerin altına doğru inen bir merdiven keşfettiniz aşağıya doğru kaç basamak indiniz? 

Çok derin bir bina canlanmadı hayalimde üç basamak inerim.

5-  Derken karanlığın içinden birinin sesini duydunuz. Bu kişi yavaşça ağlıyor mu? İnliyor mu ? yoksa sizinle konuşuyor mu? 

Ağlıyor. Bir köşeye saklanmış ağlamasını duyabiliyorum, ama karanlık ağlama sesinin nereden geldiğini anlayamıyorum. Yankı yapıyor çünkü.

6- Külkedisi masalındaki yakışıklı prens camdan ayakkabınızı çirkin üvey kız kardeşinizin ayağında denerken siz de oradasınız ve ayakkabı üvey kız kardeşinize uyuyor. Bu kötü sürprize nasıl tepki verirsiniz?

Ben o masalı hep şu ayakkabı kül kedisinden başka birisine olacak mı, acaba diye izledim, zaten.

7-  Bir çilek bahçesine girdiniz. Çilekleri yemeye başladınız. Kaç tane yediniz? 

Üç tane en güzellerinden. Şimdi para vermiyorsun ya cazip geliyor ama, fazlası zararlı bana alerji yapar.

8- Çileklerini çalmakta olduğunuz çiftçi ortaya çıktı ve bağırmaya başladı. Kendinizi savunmak için ne dediniz? 

Çileklerin sahipsiz olduğunu sandığımı söylerim, ama ben öyle sanıp yedin gerçekten. :D

9- Tüm olanı biteni bir kenara bırakıp söyleyin, çileklerin tadı nasıldı? 

Çok tatlı, güzel kokulu. Kokusunu bile alabiliyorum şimdi. Sanki çilek yedin o derece.