23 Ekim 2012

Küçük Prensim 2




Gerçi çevremdeki insanlarında pek benden farkı yoktu. Daha fazla para kazanmak için her şeyi yapabilirdik, zamandan tasarruf edebilirdik, saçma sapan işlerle vakit kaybetmezdik. Saçma sapan çocuk hikâyesi işte demiştim, ama bilgisayara verileri girerken yere atmış olduğum kitap dikkatimi çekiyordu….

Zihnimi toparlayıp verileri giremiyordum,  planlı ve düzenli hareket etmeliydim. Hışımla oturduğum yerden kalktım çöpe atacaktım bu gereksiz hikâyeyi. Ayağım olduğum yere yapıştırılmış gibiydi, kahrolası küçük velet günümü berbat ettin, diyerek dişimi sıkıyordum. Yalnız dayanamayıp kitabın başka bir sayfasını açtım.

“Öyleyse kendi kendini yargılarsın, dedi kral. Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha zordur. Kendini iyi yargılamayı başarırsan, gerçek bilgeliğe eriştin demektir.”

Kendimi yargılamak mı? 

Onun için mi üç saattir eziyet çekiyorum. Ben kendimi yargılamaktan korkuyorum. Artık pes etmiştim. Kitabı alıp koltuğa oturdum. Rastgele sayfaları çevirmeye devam ettim.

“İnsan binlerce, milyonlarca yıldızın birinde yaşayan eşsiz bir tek çiçeği seviyorsa, yıldızlara bakmakla bile mutlu olur. "Çiçeğim oralarda bir yerdedir" der. Ama koyun çiçeği yerse, sanki yıldızların hepsi birden sönüverir. Bu da mı önemli değil?”

Sahi yıldızlara bakmayalı ne kadar çok olmuştu.
Beş yıl dile kolay beş yıldır işe başladığım andan itibaren gökyüzüne başımı kaldırmamıştım. Çünkü yapılması gereken daha önemli işlerim, itibarım ve para kazanma hırsım vardı. Beş yıldır kimseye de sevgi anlamında bir şey hissetmemiştim. Aşk, sevgi boş insanların uğraşlarıydı.

“ Değil. Tembellerin düşlerine giren o pırıl pırıl şeyler var ya, onlardan. Ama ben ciddi bir adamım. Düş kurmam.”

Kendimi her yargılayışım da düşündüğüm cümleler çıkıyordu karşıma.
Sanki elimdeki bir kitap değil benimle sohbet eden birisiydi. Kitabı elime alıp balkon kapısına doğru yürüdüm, balkonun kapısını açtığımda ılık bir hava yüzümü okşuyordu. Yetiştirmem gereken veriler vardı, ama umurumda değildi. Gökyüzüne başımı kaldırdığımda binlerce yıldız bana göz kırpıyordu, sanki gülüyorlardı. İçimde garip bir huzur vardı. Oysa ben bütün bu davranışları tembel, boş insanların davranışı olarak adlandırırdım. Gökyüzünü izlemek ve ben diye bir kahkaha attım. Ne yaptın sen küçük prens dedim. Balkonun bir köşesine geçip kitabın sayfalarını karıştırmaya başladım yine.

“İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.” Benim de kalbim görmeye başlamıştı artık …..

Sokaktan geçen arabalar, insanların gülüşleri ve gökyüzünün şahaneliğini izliyordum. Gece vakti hiç evden çıkmazdım, ama birden parkta buldum kendimi. Daha önceden sıradan insanlar dediğim kişilerle doluydu burası kahkahalar eşliğinde sohbetler edip, mısır yiyorlardı.  Sarı elbiseli kız çocuğu pembe pamuk şekerini yüzüne bastırmış şekilde bana bakıyordu. Her şey farklı geliyordu bugün ben de sıradan insanlar gibi olmuştum. Peki, onlarda gökyüzünü izliyorlar mıydı? Yoksa benim gibi gereksiz bir davranış olarak mı görüyorlardı. Elimde sıkıca tutuğum bir şey vardı, farkında olmadan kitabı da yanımda getirmiştim. Tekrar açtım kitabı.

“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkândan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkânlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!…. Evcilleştirme onun için emek, zaman harcamak, bağlanmak demektir”

Kitabı alıp çimenlere uzandım ayı, yıldızları daha güzel görüyordum uzandığım yerden evcilleştirmek diye gülümsüyordum. Aslında yıldızları izlemek kadar zevk aldığım başka bir şey yoktu benim. Her canım sıkıldığında yıldızları izler, mutlu olurdum. Bazen konuşurdum onlarla ve herkesin bir yıldızı olduğuna inanırdım. En çokta onunla izlemek çok hoşuma giderdi yıldızları. Benim yıldızlara garip adlar takmama güler, dalga geçerdi benle. Sonra kaybettim onu… yıldızlara bakmayı bırakmıştım çünkü onu hatırlatıyordu bana. İşi bir uğraş edinmiştim, onu düşünmemi engelliyordu.  Şimdi gözlerimde birikmiş damlalara hâkim olamıyordum. İstemsiz bir şekilde yanaklarımdan süzülüyordu tomurcuklar…

Artık geçmişimle yüzleşme vakti gelmişti. Yaşadığım büyük sevgi yüzünden bu hale gelmiştim. Beş yıl geçmesine rağmen halen kalbimdeki aynı sızıyı, midemde ki uçuşan kelebekleri hissedebiliyordum. Beni yalnız bıraktığı için ona kızmıştım, oysa beni bırakmayacağına dair söz vermişti. Küsmüştüm o yüzden yıldızlara hayata en çokta ona. Peki, o küçük çocuk kimdi kitabı getiren, hayatımda hiç görmemiştim onu. Ama gözleri gözleri dedim… gözleri oydu evet oydu gitmemiş yanımda diye gülümsedim. Aklımı kaçırdığımı düşünüyordum, benim yanımdaydı beni izliyordu, çaresizliğime, üzüntüme dayanamamıştı, ondan gelmişti ya da hiç gitmemişti. Belki kendi yıldızından beni izliyordu şu an. Gülümsüyordum ama gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye devam ediyordu. Uzandığım yerden doğrulup kitabı tekrar açtım.

“ Ve üzüntün geçtiğinde – çünkü zaman bütün acıları iyileştirir- beni tanıdığına memnun olacaksın. Daima benim dostum olarak kalacaksın. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Ve zaman zaman, sadece bunun için gidip pencereyi açacaksın... Gökyüzüne bakarken güldüğünü gören arkadaşların buna çok şaşıracaklar. Sen de onlara: “Ah, evet, yıldızlar beni hep güldürürler” diyeceksin. Onlar da senin deli olduğunu düşünecekler. Görüyorsun, sana ne kadar kötü bir oyun oynadım...”

Şimdiyse, geceleri yıldızları izliyorum. Ve küçük prensim bana oradan gülümsüyor.

Sahipsiz Cümleler

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder