24 Kasım 2012

Gökyüzünden Düşen Pamuklar


Bembeyaz pamukçuklar gökyüzünden dökülmeye başlamıştı. Havanın soğukluğu hissettiriyordu bugün karın yağacağını. Evimizin penceresinden ninemle bahçemize düşen karları izliyorduk. Başımı havaya kaldırıp gökyüzünden yağan karları izlemek çok hoşuma gidiyordu. Ninem:

“ Böyle yağarsa bir saate kalmaz her yeri kar kaplar” demesiyle yüzümdeki tebessüm sönmüştü.

Karın yağmasına hangi çocuk üzülürdü, bizim kar yağdığı zaman hevesimiz kursağımızda kalırdı. Buruk bir tebessüm olurdu yüzümüzde;  üzülürdük ama evden aldığımız poşetler ve leğenlerle kaymayı da ihmal etmezdik. Leğeni altını kayarken çatlattığım için annemden öyle bir dayak yemiştim ki hiç unutmam. Her fırsatta mahallenin çocuklarıyla bir araya gelir, kayacak yer arardık. Öyle çok kayardık ki kaydığımız alan buz psitine döner, bir de sokaktan geçen kişilerden azar işitir, hatta dayak yerdik. Gerçi dayak atmaları da çok kolay değildi bize. Biz kara o kadar alışmıştık ki; değil karda buzun üzerinde hiç düşmeden hızla koşardık.

“ Ne yaptınız lan e… kolumuzu, bacağımızı kırdıracaksınız” diye bağırarak ardımızdan koşturur. Bir daha düşen amcalara kahkahalarla gülerdik. Sonra daha çok rezil olmamak için pes ederlerdi.

21 Kasım 2012

Gönderilmemiş Mektup


Hızlı adımlarla kalabalığın içinde yürüyordu genç adam. Bazen yavaşlıyor bazen koşa adımlarla uğultulu kalabalığın arasından sıyrılarak yürüyordu. Bir yere yetişmeye çalışıyordu belli ki. Otobüse vardığında nefes nefese kalmış, kalmak üzere olan otobüse son anda yetişmişti. Hızlı nefeslerle koltuğunu arıyordu, bir yandan da yanında kimsenin olmaması için dua ediyordu. Geçen seyahatinde yanına yaşlı bir beyefendi oturmuş, hiç susmadan bir şeyler anlatıp durmuştu. Başkasının hayatını hatta sesini duymak istemiyordu. İstediği tek şey düşünmekti, yanındaki kişiler düşüncelerini baltalıyorlardı kelimeleriyle. Korktuğu başına gelmemişti bu sefer. Hafif bir tebessüm ve yolculuk boyunca yalnız kalmanın verdiği huzurla koltuğuna oturup, deri çantasını yanındaki koltuğun üzerine koydu.

İnsanların çoğu yolculuklardan nefret ederdi, ama o yolculukları çok seviyordu. Yaşanmışlıkları, pişmanlıklarını, kahkahalarını, üzüntülerini, güzel ve kötü günlerini hatırlıyordu bu yolculuklarda. Sanki başka bir şehre gitmiyor, hayatına, geçmişine yolculuk yapıyordu. Belki de insanların yolculukları sevmemesinin nedeni bundandı.  Bir hayalet gibi geçmişin çıkıveriyordu su yüzüne. 

Çantasının ön gözünden lacivert ciltli bir ajanda çıkardı. Tarihi 24.08.2011 tek bir kalem lekesi olmayan sayfayı açtı.

11 Kasım 2012

Tombik, Yuvarlak Bir Kelime


Mutluluk, sokak lambasındaki karın yağışını izlemektedir.
Mutluluk, hiç yaşına aldırmadan, utanmadan pamuk şeker yiyebilmektir.
Mutluluk, babaannenle birlikte kuzine sobasında  börek ve kestane pişirmektir.
Mutluluk, annenle kahve yudumlamaktır.
Mutluluk, sevdiği insanla beraberken zaman kavramının yok olmasıdır.
Mutluluk, kardeşinle lades çekip; iddiaya girmektir.
Mutluluk, yağmurun toprakta oluşturduğu kokuyu içine çekmektir.
Mutluluk, gece yıldızları izlemektir.
Mutluluk, arkadaşlarınla birlikte koyu bir sohbet eşliğinde çay yudumlamaktır.
Mutluluk, sevgilinin gözlerine bakmak, kokusunu içine çekmektir.
Mutluluk, küçük sokak köpeğini okşamaktır.
Mutluluk, ailenle birlikte kahvaltı yapmaktır.
Mutluluk, sabah onun sesiyle uyanmaktır.
Mutluluk, şampuandan köpükler yapıp şişirmektir.
Mutluluk, en sevdiğin şarkıyı sesin kötü olmasına rağmen bağıra bağıra söylemektir.
Mutluluk, çocukken biriktirdiğin, oynadığın bilyeleri saklamaktır.
Mutluluk, ekmek bandırarak yediğiniz menemendir.
Mutluluk, telefonu canııııım! diye açan sıcacık bir sestir.
Mutluluk, sucuklu yumurtadır.

2 Kasım 2012

Hastane Kokusu


Annem bir gün önceden bir sürü hazırlık yapmıştı yaş pastası, börekler… bir çok şey. Doğum günü heyecanıyla yatmıştım o gün, beş yaşına girecektim.  Sabah kalkamamıştım yatağımdan çok hastaydım annem kucağında beni sağlık ocağına götürmüştü, yüzümü atkıyla sıkıca sarmıştı, Ekim ayının sonuydu ama yerlerde benim dizlerime kadar gelecek kar vardı. Oldukça dikkat çeken bir çocuktum çevremi hemşireler, ebeler ve sağlık görevlileri sarmıştı.

- Çok tatlı bir çocuk bu, oyuncak gibi.
- Kıyamam ben bu şirineye, iğneyi sen yap.

 İlaç ve üstüne en korktuğum şey iğne,  yalnız küçük tombul elime tutuşturdukları şeker ve çikolata yanıma kar kalmıştı. elinden tutup paytak paytak yürümüştüm annemle birlikte, beni bir oyuncakçı dükkanına götürmüştü, ne istiyorsan onu al bir tane kırmızı elbiseli bir bebek ve birçok boyama kitabı almıştım. Doğum günüm geldiğimde hep o günümü hatırlarım bir de o kokuyu.

1 Kasım 2012

Zıplayan Kurbağa


Çevremdeki insanların ona bakışlarından rahatsız oluyorum, yerin dibine giriyorum anlıyor musun, diye babama bağıran annemin sesi…



Anlamıyorum sanıyorlardı fakat çevrem de olan her şeyin farkındaydım.  Ailem utanıyordu benden, öyle ki bir yere giderken yanlarında götürmek istemiyorlardı beni.  Bu Dünya da beni tek seven anneannemdi sanırım.  Bir tek o saçımı okşar, öper insanların tuhaf bakışına rağmen kafasını ve yüzünü yere eğmeden elimden tutar beni evine götürürdü.  En çok koridordaki boy aynasında kendime bakmayı severdim.  Vücudumu en çokta yüzümü saatlerce incelerdim aynanın karşısında.  Yuvarlak bir yüzüm vardı.  Bu yuvarlak yüze rağmen yassı bir burnum, birbirinden oldukça ayrık mesafe de çekik gözlerim vardı. Anneannemim aldığı pembe tokayı saçıma takıp yine kendime bakıyordum ayna da…

- Nine ben güzel bir kız mıyım?

Tabi Dünya’daki en güzel kızsın sen demişti ninem. Bunu beni üzmemek için söylemişti. Farklıydım işte diğer çocuklardan. Doğuştan benimle birlikte doğmuştu hastalığım Down Sendorumu diyorlardı doktorlar adına. Dış görünüşüm dışında, anlama güçlüğü çekiyordum. Zeka geriliği yani toplumun bakışıyla deliydim ben. Annem ve babam bu yüzden utanıyorlardı benden. İlkokula gidemiyordum, geri kalıyordum arkadaşlarımdan ve çirkin ördek yavrusu gibi kabul edilmiyordum hiç kimse tarafından. Özel eğitim almam gerektiği söylenmişti anneme.  İlk önce gitmemek için direnmiştim, ağlamıştım ninem dışında hiç kimse sevgi göstermiyordu bana. Yine yeni insanlar acınası bakışlar, yeni eziyetler ve yeni üzüntüler… beni bekliyordu emindim.

Suratı asık bir bayan çıkmıştı karşıma benim öğretmenim o olacakmış, bilmiyorum özel bir yetenek midir ama kötü kalpli beni sevmeyecek insanları hissediyordum önceden. O bayanla derse girmeyeceğim diye yerlere yatıp ağlamaya başlamıştım. Ninemde benle gelmişti o gün o da kızım yapma diye ayakta gözyaşı döküyordu. Çevrem kalabalıklaşmıştı. İnsanların bana acıyarak bakmasına sinir oluyordum. Sonra sıcak bir el omuzuma dokundu.  Güzel yüzlü bir bayan siyah iri gözleriyle bana bakıyordu.

- Bizi Eda ile yalnız bırakır mısınız? Hafif bir gülümseme ile Edaydı ismin değil mi, dedi.


Evet diyerek kollarımla gözyaşımı siliyordum. Tuhaftı ama his diyorum işte, bu bayana sakinleştirici bir şey vardı. Elimden tutup ders odasına götürmüştü beni.  Birbirimizi tanıyorduk daha çok o beni tanımaya çalışıyordu sanki. Hangi yemekleri sevdiğimi, hangi meyveyi, hangi hayvanları sevdiğimi, kaçıncı sınıfa gittiğimi, annemi babamı ve en sevdiğim arkadaşımın ismini soruyordu bana. Peri masalından çıkmış gibiydi istemsiz bir şekilde sorduğu her şeye cevap veriyordum.

Birlikte çiçek çizmiştik, Çiçeklerin her yaprağına bir sayı yazmıştı. İlk önce o çiçeğin birini boyadı. Bir yaprak, iki yaprak… yedi yaprak. Kaç tane yaprağı var çiçeğin bak.

- Bu sefer ben yapacağım diye elinden kalemi kapmıştım.

Sevimli bir gülümseme ile bana bakıyordu.

Çiçeğin yaprağını boyuyor ve sayıyordum. Bir yaprak, iki yaprak…takıldığım yerde hoş sesi ile bana eşlik ediyordu altı yaprak.
Birçok ders görmüştüm onunla birlikte eğlenceli vakitler geçiriyorduk ama bana birçok şey öğretmişti öğretmenim.  Kağıt katlayarak zıplayan kurbağa yapıyorduk, evcilik oyunu oynayıp makas tutma, bıçakla elma soyma oyunu oynuyorduk.

Beni her ders çıkışında İri gözleriyle gözlerimin içine bakarak sen farklısın sen özelsin Edacığım bunu unutma tamam mı? diyordu.

Onlar özel ve farklı insanlar, ki tekrarlıyorum biz de özürlü adayıyız…

( Babamın mesleğinden dolayı bu özel insanları daha iyi anlama fırsatım oldu. Acaba neler hissediyorlardır diye düşünerek bu yazıyı yazmaya çalıştım. Öyle olaylar duyuyorum ki özürlü olduğu için çocuğuna yemek vermeyen, devletin verdiği çocuğuna bakım için verdiği maaşa rağmen çocuğunu yırtık giysilerle, yırtık ayakkabılarla özel eğitim merkezine gönderen. Düşünün çocuğundan bir çorabı esirgeyen aileler var. Elbette çok zor bir durum ama Çocuğunun bu halinden utanan insanlar… bu Dünya iğrenç bir yer.)

Sahipsiz Cümleler