29 Aralık 2012

Açlık Oyunları


Bir haftadır elimden bırakamadığım romanları sonunda bitirdim. Oldukça sürükleyici kitaplardı. Açlık Oyunları filmini kitabı okuyunca izlemek için uzun süredir erteliyordum, sonunda filmi de izledim. Buraya uzunca kitapların içeriğini yazmak istemiyorum.  Fakat kitabı okumayan ve filmi izlemeyenler için kısaca değinmenin yerinde olacağını düşünüyorum.  Ülke de 12 tane mıntıka vardır. Biz buna günümüz tabiri ile bölgeler diyebiliriz. Her mıntıkanın kendine has görevleri vardır. Mesela 11. Mıntıka tarımla uğraşırken, 12 mıntıka taş kömürü, ticaretle uğraşan mıntıkadır. Önceden 13. Mıntıka olan ülkede 13. Mıntıkanın bu ekonomik eşitsizliğe karşı gelip ayaklanması sonucu ülke de büyük bir kargaşa çıkmıştır. Bu ayaklanmayı bastıran Capitol “Açlık Oyunları” adında bir oyun üretmiştir. Her mıntıkadan her sene yaşları 12 ile 18 arasında değişen erkek ve kız haraçlar seçilmektedir. Açlık oyunlarında hayatta kalabilmek için diğer seçilen kişileri öldürmek zorundadırlar. Capitol’un amacı seneler önceki ayaklanmalarını hatırlatmak ve insanların bir daha Capitol’a karşı gelmelerini önlemektir.

26 Aralık 2012

Tombul Tırtıl


Güneşin ilk ışıkları ile uyanır, kimse uyanmadan bahçeye çıkardım. Gizli bir yerim vardı bahçe de kimsenin bilmediği, öyle gizli bir yerdi ki saatlerce beni ararlardı, bulamazlardı. Bu Dünyaya yalnız olmak için gelmiştim ben, kimsenin benim yanımda olmasını istemiyordum, sevmelerini de. 

Küçük bir tırtıldım ben güneşle birlikte uyanıp bahçesinde gökyüzünü seyreden.  Küçük, yaramaz, çirkin, tombul tırtıl…. Çimenlerin üzerine uzanır gökyüzüne bakar. Kendime yakıştırdığım sıfatlardan uydurduğum şarkımı söylerdim:

Küçük
Yaramaz,
Çirkin tırtıl.
Büyüyünce kelebek olacak.
Tombul tırtıl.
Küçük tırtıl, çirkin tırtıl, tombul tırtıll!

Kelebek, görmeden uzandığım çimenden kalkmazdım. Şarkımı söylemeye başladığım zaman hemen bir kelebek belirirdi gökyüzü, güneş ve benim aramda.  Şarkımı söylememi beklerlerdi sanki. Kelebek değil de periydi onlar sihirli şarkıma çıkan. Baharda ilk gördüğüm kelebek hangi renkte ise, senemin nasıl geçeceğini ona göre yorumlardım.  Beyaz kelebek, sarı kelebek, kahverengi kelebek, rengarenk kelebek… en çok beyaz kelebek heyecanlandırırdı beni. Güneşin ışığında bembeyaz tülleri ışıl ışıl parlardı. Beyaz kelebek güzel bir yıl demekti benim için.

25 Aralık 2012

Kapalı Günlük ( Kapalı Not )


Kader, insan kendi kaderini çizebilir mi, çizebiliyorsa ne kadarı mümkündür bunun.  Kendi hayatını şekillendirebilir mi insan, bu kaderim değil; ben kendi tercihlerimle seçimimle bunu yaptım, elde ettim. Ya bu seçimi yapmış olmamızda kaderse. Peki insanlar neden başına hep olumsuz bir şey geldiğinde kaderi suçlu bulur. Kadere sığınır:

“ Kaderim böyleymiş”

Neden iyi, mutlu günleri olduğunda, başarılı olduğunda kader kelimesini ağzına bile almaz. Çünkü bunu kendi tercihleriyle yapmıştır. İnsanın seçtiği hep iyi midir, kötü tercihler yapamaz mı? Kim bilir insan hayatını bazen yönlendirirken bazen yönlendiremez. Ya da dediğim gibi kendi seçimim dedikleri bile kaderdir. Bazen hayatta öyle olaylarla, cevaplanamaz sorularla karşılaşırsın ki kader inadına varlığını ispatlamaya çalışıyordur.

22 Aralık 2012

Hayali, Çizen Adam


Alplerin Kızı Heidi çizgi filmini hatırlamayan yoktur değil mi? Bugün yetişkin olan birçok kişinin hayallerini süsleyen o kişi Hayao Miyazaki’dir. Bugün televizyonlarda Heidi, Şeker Kız Candy gibi birçok animeyi, çizgi filmi televizyonlarda göremiyoruz. Hani “büyüyünce hayaller küçülür” cümlesi var ya, ben ona katılmıyorum. Asıl büyüyünce değil, kapitalist sistem daha da geliştikçe hayallerimiz küçülmeye başladı.  Reklamlar materyalist ( maddeci) bir şekilde şekillendirdi hayallerimizi. Ayağı yere basan hayallerimiz vardı hepimizin.  Araba almak, elbise almak, oyuncak almak, bilgisayar almak hayallerimizdi. Hayalimdeki elbise, hayalimdeki araba…Özellikle yeni nesil çocuklar teknolojik maddelerde aradı mutluluklarını. Kapitalist Dünya’da gittikçe hayallerimiz küçüldü.

Dün gece Hayao Miyazaki’yi andım. Büyük biriydi; ama hayali küçük değildi, en azından materyalist değildi. Yere basmayan hayaller mümkündü, Miyazaki bize animeleriyle gösteriyordu bunu.  

21 Aralık 2012

Günlükten Kopan Sayfa


Abartıyor muyum bilmiyorum, insanın hayatındaki karşılaşacağı kişiler önceden belirlenmiş sanki. Hani bu anı daha önce yaşamış gibiyim dersin ya, benim de hayatıma giren insanlar öyle işte. Seni daha önce tanıyor gibiyim, seni de. Senin beni üzeceğini önceden biliyordum. Bir seçim mi, vazgeçiş mi hayatımıza girecek insanları belirleyen.  Dümdüz bir yolda yürüyorsun, sonra yol ikiye ayrılıyor. İki yolun sonunda da seni bekleyen kişiler var.  İnsanlardan başka kişiler yok mu hayatta, seçtiğin yolda elbette var. Fakat hayatımızdaki insanların hayatımızın kalitesini belirlediğini düşünürüm hep. Birini seçmek zorundasın ve geri dönüşü mümkün değil. Ben bu hayatı seçtiğimde neleri kaçırıyorum, o yoldan gitseydim ne olurdu diyor insan, seçtiği yolda onu hayal kırıklığına uğratacak, üzecek insanlarla karşılaştığında. En çok kullandığı kelime de :

“ Keşke seni tanımasaydım” oluyor.

Tombik, Yuvarlak Bir Kelime - 2


Aşk, kendinden başkasını düşünmektir.
Aşk, alışkanlıktır.
Aşk, korkudur.
Aşk, aptallıktır.
Aşk, yüzyıllardır inanılan ve halen insanların inanmaya devam ettiği büyük bir yalandır.
Aşk, belki de tek gerçektir.
Aşk, insanın bir tencere makarnayı alıp yemeye başladıktan sonra bayılmadan önceki ruh halidir.
Aşk,  insanın ayaklarını yerden kesen, zaman- mekân ayrımını ortadan kaldırandır.
Aşk,  dinlediğin şarkıların daha anlamlı gelmesidir.
Aşk, o hasta olduğunda üzülmektir.
Aşk, hasta sevgiliye çorba yapmaktır.
Aşk, mutlu etmesinin yanında kat kat acı verendir.
Aşk,  özlemektir.
Aşk,  sonu belli olmayan bir yoldur.
Aşk, cinselliğin konulduğu kılıftır.
Aşk, vazgeçilemeyen bir uyuşturucudur.
Aşk, uyuyamamaktır.

8 Aralık 2012

Pembe Duygu


Dışarıdaki rüzgârın sesi evin duvarlarını yaylıyor. Pencere çerçevelerinin açık kısımlarından içeriye girmeye çalışıp pencereyi titretiyordu. Uzun bir süre rüzgârın ve pencerenin sesini dinledi.

-Uuuuuvvvvvvvv, uuuvv. Tak, taaakk…

Sobanın içine birkaç odun atıp, üzerine çaydanlıkta bir su koymuştu.  Elektrikler de yoktu, daha akşam olmamıştı ama gökyüzünü kaplayan bulutlar yüzünden oda şimdiden kapkaranlık olmuştu. Tam korku filmlerinde heyecanın en doruğa ulaştığı bir sahne mevcuttu evde. Kedisi zeytini saymazsak üstelik evde de yalnızdı.  İlginçtir ama rüzgârlı havaları severdi. Yalnız kalmak, düşünmek için biçilmiş kaftandı. Televizyonun gürültüsünden, internetin Sanal Dünyasından uzaklaştırırdı rüzgâr onu. Sobanın üzerinde demlemiş olduğu çayı doldurur, Yanındaki sehpaya mum koymuş olduğu pencerenin kenarındaki koltuğa oturur. Ağaçlardan dökülen yaprakları, hava da uçuşan poşetleri ve sokakta bu rüzgârlı hava da yürümeye çalışan insanları izlerdi.  

Zeytin korkmuş olacak ki önce ayaklarına sürtünür sonra koltuğa çıkıp yanına sokuluverirdi. Rüzgâr hafif hafif dinmeye başlar yerini yağmura bırakırdı. Pencereden yağmur damlaları bazen ayrı ayrı bazen de birleşerek aşağıya doğru kayarlardı. Zeytin cama vuran yağmur damlalarını duyduğunda gözlerini açar. Yağmurun cam da oluşturduğu sesi kısa bir süre dinleyip.

-pıt pıt pıttt…

5 Aralık 2012

Ellerin Cennetimdi Benim!!

Yine buluşmuşlardı akşam. Oturup denizi izlemeye koyuldular. Farklıydı bugün diğer buluştukları akşamlardan çok farklı, Oysa saatlerce birbirlerinin sözünü bölerek konuşurlardı. Şimdi ise konuşmadan denizi izliyordu ikisi de. Yıldızlar denize dökülmüştü, Tabi ayda eşlik ediyordu yıldızlara. Binalar, sokaklar, ağaçlar, sokak lambaları…Hepsi denizin içindeydi." Bir şarkı var bilir misin? Söylesem mi, diye düşünüyorum da. "Garip bir telaş, korku sarmıştı kalbini. Her zaman baktığı gibi değildi gözleri. Donuk, hissiz, sevmiyormuş gibi değil de bir şeyler saklıyordu gözleri. Ağlamamak için zor zapt ediyordu gözlerini belliydi. Ama gözlerine yerleştirdiği sahteliğin ardındaki gerçeği görüyordu. O yüzden diyemedi hangi şarkı diye. Yutkundu ve tekrar denize çevirdi yüzünü.

3 Aralık 2012

Sessizliğin İçindeki Ses


Bu şehrin gürültüsünden kaçtığım tek vakitti geceleri. Sokaklar sesiz, bütün evlerin ışıkları sönmüş, bir sokak lambaları eşik ediyordu her adımıma birde gökyüzündeki ay ve yıldızlar. Her adım atışımda tık, tık tık adımlarımın sesleri bomboş sokakta yankılanıyordu.  Gecenin dördünde beni bu halde gören insanlar ya deli gözü ile bakarlardı ya da hırsız diye mahalleyi ayağa kaldırırlardı. Normal bir insanın davranışı değildi çünkü bu yaptığım. Geceleri uyunur, gündüzleri gezilir, işe gidilir… Oysa kahrolası bu şehrin sokaklarında sessizlik ve huzur arıyordum. Daha çok insanlardan kaçıyordum aslında. Onlardan uzak olmak, seslerinden, yalancı dostluklarından, imalı bakışlarından, çıkarcı ilişkilerinden uzak olduğum tek zaman dilimiydi işte geceleri.

Fakat bu sokaklar hiç boş kalmıyordu ki. Kurtulmak istiyordum bu insanlardan; ama sokaklar onlardan kalmış artıklarla, izlerle, nesnelerle doluydu.  Bir sigara izmariti, pencerenin önündeki kasımpatı, ağacın dibindeki küçük yavru kedi,  duvarda kocaman yazı ile yazılmış seni seviyorum yazısı… sessizliğin içindeki ses bu olmalıydı. Tüm sokak lambaları sönse, hatta ay ve yıldızlarda sönse, kapkaranlık olsa sokaklar, Dünya hiçbir nesne hatırlatmasa hayatımıza giren insanları. Zifiri karanlık, bomboş bir sokak…