20 Aralık 2013

Sinsirella

Bir varmış bir yokmuş;  belki iki varmış bir yokmuş ya da bir varmış iki yokmuş. Neyse işte. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde, Develer tellalken, pireler berber iken.  Çok çok uzak diyarlarda bir ülke varmış. Bu ülke o kadar büyükmüş o kadar büyükmüş ki, ülkenin birçok kralı, kraliçesi, prensesleri ve prensleri varmış.  En büyük toprakların yönetimini elinde bulunduran kırmızı toprak ülkesinin kralı yaşamını yitirdiğinde yerine geçecek bir varis yokmuş.  Kraliçenin iki öz kızı varmış. Diğer prenseslerde Kralın önceki evliliğinden olan kızlarıymış. Kimmiş bu kızlar tahmin et bakalım… Pamuk Prenses ve Sinsirellaymış.  Sinsirella mavi toprak krallığındaki prense aşıkmış. Öyle fakir falan değil işte, yemekten başka bir şey düşünmeyen şişman,  hatta hiçte güzel değilmiş, mızmızın tekiymiş.  Kendisinden güzel olan üvey kardeşlerini kıskanırmış. Tehditle baloya gönderdiği üvey kardeşinin eline kendi ayakkabısını tutuşturarak, balodan ayrılırken merdivenlerde kasten bırakmasını söylemiş. Prens ayakkabının sahibini aramış aramış, kime denediyse kocaman ayakkabı herkese bol gelmiş. Sonunda Sinsirella ayakkabıyı giydiğinde, prensesimi buldum diye onunla evlenmiş.

- Vay salak vay… Kül kedisini, ayakkabıdan tanıyan prense de böyle prenses..



Pamuk prenses, adının pamuk prenses olduğuna bakmayın.  Teninin bembeyaz olmasından değilmiş pamuk prenses denilmesinin altında farklı nedenler varmış.  Ormanın derinliklerinde yaşayan yedi cüceyle organ mafyacılığı işine girmiş. Organlarını boşalttıkları kişilerin içine pamuk bastıkları için adı pamuk prenses olarak kalmış. Krallıkta gözü olan pamuk prenses, kraliçenin cadı olduğunu kendisini zehirlemek için zehirli elma yedirdiğini, yakışıklı bir prensin onu bu durumdan kurtardığı rivayetini halka yaymış. Bu Pamuk prenses ne cadıymış, ne kötüymüş.  Organ mafyacılığı işine sonradan Kırmızı Başlıklı Kız da katılmış. Kırmızı Başlıklı kızda o kadar kötüymüş ki kurtla iş birliği yapıp, babaannesini öldürmüş. 

Yeşil krallıkta uyuyan prenses varmış.  Ülkede ne kadar prens varsa öpmüş, ama uykusundan uyanmamış.  Kötü kalpli perinin yaptığı büyüden dolayı zavallı prenses uyanamıyormuş. Herkes derin bir uykuda olduğunu sanıyormuş. Oysa geceleri herkes uyurken uyanıp, karnını kanla doyuruyormuş. Herkes perinin uyuma büyüsü yaptığını sana dursun, uyuyan güzel bir vampire dönüşmüş. 
Yeşil krallıkta herkes bu tuhaf ölümlerden korkuyormuş.  Bu insanların kanını emen yaratığın vampir olduğu anlaşılmış. Bu vampirden kurtulmanın tek yolu, kötü şeylerin olacağını sezen, sadece tehlike anında burnu uzayan tahtadan şövalye pinokyo imiş. Vampirin uyuyan prenses olduğunu gören pinokyo vampir olsa da uyuyan prensesin güzelliğine aşık olmuş ve onunla birlikte kaçmış. Ama ölümler halen devam etmiş.

Sarı krallıkta ise küçük mavi yaratıklar yaşarmış. Adları şirinmiş. Bu şirinler yaramaz olamayan çocukları, geceleri korkutarak yaramaz olmaları konusunda tehdit ederlermiş.  Sarman adlı kedisiyle iyi kalpli polis amiri Gargamel bu kötü kalpli şirinlerin peşine düşmüş. Polis amiri mi? Neyse… Okumaya devam edelim masalımızı. Bunlar bir şey mi Gargamel’i asıl uğraştıran Robin Hood ve çetesiymiş. Roobin Hood ve çetesi insanların hayallerini çalarmış. Anlayacağın çığırından çıkmış ülke. Hadi hadi vakit çok geç oldu . Sütünü iç,  dişini fırçala ve uyu. Uyuyabilirsen…

Eski yazıları arada hatırlatacağım size


Sahipsiz Cümleler

4 Aralık 2013

Bu Ayraçlar Kitap Okutur

Yok ben iki blogu aynı anda idare edemeyecek gibi duruyorum. Blogum karman çorman olmasın diye ayrı bir çizim blogu açayım dedim ama benimseyemedim blogu. Ben çizimlerime de buradan devam edeceğim, zaten tarhana çorbası gibi karmakarışık bir blogun var. Blogun adını Tarhana Çorbası koysam yeri. Elimle çizdiğim ayraçlarım var demiştim ve bilgisyardaki çizimimden kat kat iyidir çizdiklerim. Fotoğraf makinem yaşayan bir ölü olsa da dayanamadım çektim. Yazıcıyla da şimdi gece gece uğraşmak istemedim. Daha orjinal görebilirdiniz ama idare edeceksiniz artık.  Otuz tane ayracım var, ama ben en beğendiklerimi sizinle paylaşacağım. ( Ohaaa! kızım işin gücün yok ayraç mı sutokladın kendine diyebilirisniz ya da diyor biri. Çok kolay çizdiğim için yarım saatte 10 ayraç çizerim ben hehehe...) Çok uzattım yine ben yaaa! Tamam tamam fotoğraflara geçelim.

Psikolojime göre ayraç seçimi yapıyorum. O kitap bitene kadar ayracım bana eşlik ediyor.

Şuan kullandığım ayracım. Bu ayracımı en sevdiklerimden biri azcıkta olsa bana benzediği için, sempati oluştu aramızda :)

Ayraclarımın hepsi güzel yaa! Bazen muzurluğumun üstünde olduğu ayraçta çiziyorum kediyle kirpi gibi :D

Şu fotoğraf makinesinin kötü çekmesine rağmen çok güzel gözüküyorlar. Tabi çizim  kartları böyle mavimsi gözükmüyor. Bembeyaz kar gibi hepsi.


Bu da en çok sevdiğim diğer ayracım. Sırf bu ayraçlar yüzünden kitap okuyorum ben :D :D

Neyse efendim kapttığım blogta çekiliş vardı oda yattı sanmayın. Pehi dışında çoğu kişi istekli olmasa da ben blogum hakkımda yorum yapanları listeye ekledim. Tabi Pehiyi kuraya katmadan ekledim. Geriye iki kişi kaldı. Altı kişi yorum yapmış, çekilişe katılıyorum demese de onlar kendilerini biliyor isimleri yazdırmayın şimdi bana. Kağıtları katladım ve çektiğimde iki şanslımız da şu kişilerdi. Maviye İz Süren ve Kahve Tadında. Pehi'yi eklersek üç kişi. Dediğim gibi benden bir şey isteyebilirsiniz. Banner, Sticker, Kutu ya da Anarşik bebek. Hatırlamanız için her birinden örnek veriyorum.

28 Ekim 2013

Sarı Yıldız Çiçeği


Kulağının arkasına düşen kahverengi saçlarının güneş ışığıyla kızıl bir renge dönüşmüştü.  Işıl ışıl parlayan bu görüntüden gözlerimi almazdım.  Sevdiğinizin en çok hoşunuza giden fiziksel özelliği nedir diye sorsalar güneş ışığında parlayan saçları diye tuhaf bir cevap verirdim herhalde. Uzun süre onu o halde izlemiş olacağım ki.

- Hey! ben en son ne dedim? sorusu ile kendime gelebildim.

- Şey…..

- Dinlemiyordun demi, aklın nerede senin ?

- Hiç dalmışım.

Güneş ışında sim atılmış gibi parlayan saçlarını çok seviyorum diyemedim. Bu düşüncemin beni aptal gibi göstermesinden çekiniyordum galiba. Vedalardan hiç hoşlanmıyordum ve şu anda yaptığım onu her haliyle zihnime kazımaktı. Gülüşünü, sinirli, meraklı halini…. Zihnime kaydetmek. Ondan uzak olduğum sürece hep bu halini Güneş ışığında parlayan saçlarını hatırlamak.  Vedaya hazırlanıyordum ve onun ona veda ettiğimden haberi yoktu. Ayrılık zamanı gelmişti.

25 Ekim 2013

Hint Filmleri

Bugün Beren Saat’in rol aldığı “ Benim Dünyam “ adlı filminin tanıtımını gördüm. Konusunu dinleyince, bunlar Hint yapımı Black filiminden çalmışlar dememle. Black dizisinden esinlendiği söylenildi. 25 Ekim de vizyonda ( yani bugün) galiba yanlış hatırlamıyorsam. Black benim severek izlediğim bir film.  Filmi izlemenizi tavsiye ederim. 
Umarım Benim Dünyam da onun kadar güzel olur.

 Benim Dünyam Afişi- Türkiye

Black- Hindistan

Hint filmlerinden bahsettim, o zaman devam edelim. Aamir Khan’ın bütün filmlerini izledim. Aamir Khan’ı duymayan yoktur herhalde. Sadece en çok beğendiğim filmlerin isimlerini ve afişlerini paylaşacağım, sıralama yapacağım. Uzunca anlatmaya gerek yok.  Emin olun izlediğinize pişman olmayacağınız filmler bunlar. Anlatmaya gerek duymuyorum, filmlerin muhteşemliğinden o kadar eminin.( Hele paylaşacağım afişin ilk üçünden.) İzlemediyseniz bir yere not edin ve boş vaktinizde filmleri izleyin derim.

Birinci- Taare Zameen Par. Filmin içindeki müziklerde şahane TIK!

İkinci- 3 idiots

Üçüncü- Ghajini

Dördüncü- Rang de Basanti

Beşinci- Dıl Chahta Haı
Hadi bunu anlatayım bari. "Filmin Konusu: Üç sıkı arkadaş..Üçünün de aşka farklı bakışları vardır.. Biri her gördüğü kıza aşık olduğunu sanır ( Sameer ); biri aşka inanmaz, hep çapkınlık peşindedir ( Akash ); diğeri ise aşk hakkında pek konuşmaz.. ( Siddharth ) Günün birinde kader hepsine öyle bir oyun oynar ki aşk hepsine bir ders verir." Bak yine anlatmadan duramadım. Yazıyı uzun tutmayım diye uğraşıyorum olmuyor. Şimdilik bu kadar. Görüşürüüüz pisicikler!


18 Ekim 2013

Bilinmeyen Şehir

Hayat, bilinen şehirden bilinmeyen bir şehre otobüsle yolculuk yapmak gibidir. Acılarını, üzüntülerini, mutluluklarını, gözyaşlarını hatta bazen sevdiklerini ardında bırakıp gidersin bilinmeyen bir şehre.  

Sarı, mavi, pembe, siyah hangi renkse… hareket eder otobüsün.  Sonra otobüs penceresinden hayata bakarsınız. Geçtiğiniz şehirlerdeki evler, ovanın ortasındaki koyun sürüsü, yamaçlardaki kar, uçurtma uçuran çocuklar, tren yolu kenarında ot toplayan kadınlar, sırtında okul çantasını almış okula giden çocuklar, simit satan yaşlı amca, yaramaz çocuğunun ardından terlikle koşturan anne, bacalar, elektrik direkleri, kuşlar, bulutlar…  Hayatınızdan akan insanların hızlandırılmış görüntüsünü görürsünüz sanki.


Geçtiğin yerden bir daha geçmiş hissi verecek kadar birbirine benzeyen kurak alanlar, yol boyunca serilmiş sapsarı otlar. Birbirinin aynısı olan bu görüntüye bakmaktan vazgeçmezsiniz, çünkü kaçıracağınız güzel bir görüntü olacaktır. Ve yanılmazsınız da o sapsarı otların, kurak alanların görüntüsünden sonra yemyeşil, ağaçlar, çiçeklerle bezeli bir alanla karşılaşırsınız.

Geceleri ise uzaktan size göz kırpan köy evlerinin ışıklarını görürsünüz. Hayal kurarsınız o köyle ilgili. Şimdi neler yapıyorlardır. Soğuk hava da sobaları yanıyor mudur? Sobaları yanıyorsa mutlaka üstünde çay vardır ya da kestane kokusu sarmıştır odayı. Kahkahalar eşliğinde sohbet edip kestanelerini yiyorlardır ya da bu evlerin birinde ağladığını kimse görmesin diye yorganını kafasına çekmiş, gözyaşına boğulmuş biri vardır. Ateş böceği gibi parlayan ışıklardır o evler, dışarıdan bakınca ışıldamasından olsa gerek o evdeki insanların hepsini mutlu olduğunu düşünürsünüz, hayatlarına konuk olmadığınız müddetçe.

Sonra bulunduğunuz otobüste birkaç kişi kendi şehrine geldiği için otobüs yolculuğundan ayrılır. Otobüs camından muavinin valizlerini, eşyalarını o kişilere verişini izlersiniz. Kimini karşılamaya gelmiştir bazıları, kimi ise yalnız başına çeker bavulunu ve kaybolur gözden. Eğer uzunsa yolculuğunuz, yorgunsunuzdur dinlenmeniz için mola verirsiniz dinlenme tesisinde. Bütün düşüncelerden, duygulardan uzaklaştığınız andır molalar.

Hayat otobüs yolculuğu gibi insanlar giriyor hayatınıza bazı duraklarda iniyor ve yolculuğunuzda sizi yalnız bırakıyor. O indi diye yolculuğunuzu yarıda mı bırakacaksınız. Ya da ardındaki duraklarda bıraktığın kişileri, üzüntüleri, acıları düşünüp duracak mısın şehrine ulaşana kadar, belki şehrine ulaştıktan sonra bile.

Demem o ki yolun başının belli sonunun belli olmadığı bir otobüs yolculuğundasınız. O yüzden otobüs yolcuğundaki anın tadına varabilmek önemli olan. Kurak bölgesiyle, yemyeşil ağaçlarıyla bezeli hayatın o anını o şekilde kabul etmek.  Duraklarda bıraktıklarımızı düşünmeden, yolculuk sırasında geçirilen güzel anların tadına varabilmek önemli olan. Yolcuğumuzda bizi bekleyen duraklarda üzüntüler, mutluluk, hayatımıza uzun süre konuk olacak hayat arkadaşın bekliyordur belki. Ne geri de bıraktığın duraklar ne de gelecek durakları düşünerek anın tadını kaçırma… Ardında bıraktığınız duraklara dönme ihtimaliniz yok, düşünseniz de düşünmeseniz de gelecek duraklar sizi bekleyecek.


O duraklarda güzelliklerin sizi beklemesi dileğiyle! Görüşmek üzere. Hadi herkes kendi otobüsüne binsin. Belki seninle aynı otobüsteyizdir, kim bilir…

Sahipsiz Cümleler

7 Ekim 2013

Pisicikler

Merhaba kedicikler! Blogum bir yaşına girdi hatta birkaç gün geçti. Anarşi şimdi bir yaşında. Çoğu blogta çekiliş, hediye görüyorum. O tek kişiyi sevindirecekti. Ben de benim takip eden pisiciklerin hepsini sevindirmek istedim.  O yüzden Anarşi 2014 takvimi hazırladım. 2014 gelmeden Anarşi Takviminiz hazır. Biliyorsunuz Sosyoloji çıkışlıyım, resim, grafik, illüstrasyon anlamında hiç bir eğitim almadım. Bu çizimlerim paintle yapılmıştır. Her ne kadar kimse inanmasa da. Valla paintle yaptım. Kedilerin üzerine yemin ederim. Yaklaşık 2 ay içerisinde de kendimi az da olsa geliştirdim, bu noktaya getirdim. Bunun sonu gelmeyecek daha da geliştireceğim. Çünkü resim çizmek beni mutlu ediyor. Paint başlangıçtı benim için devamı gelecek. Başkalarını mutlu görmek beni mutlu ediyor, umarım yüzünüzde küçük bir mutluluk oluştururum. Takvimi kullanırken Beni yani Anarşi ve kedicikleri hatırlarsınız. ( Bu arada çoğu kişiden kedi görünce Anarşi aklıma sen geliyorsun tepkisi alıyorum)  Görüştüğümüz zaman görüşürüz.


-----------------------

-----------------------
-----------------

--------------
------------------

--------------------
------------------
-------------------
---------------------

------------------
--------------


Not: Ben de daha Anarşi takviminin renkli çıktısını almadım. Nasıl göründüğünü bilmiyorum, hemen paylaşmak istedim. Umarım buradaki gibi tatlı gözüküyordur.


1 Ekim 2013

Aşkı Adımlamak

Aylardan Kasım, soğuk bir kış günü.  Kış Perisi öfkelenmiş olmalı ki kar tanelerini rüzgârıyla oradan oraya savuruyor. Yere düşen kar taneleri değil de sanki keskin küçük kırbaçlar. Ve keskin kırbaçlardan kaçışan insanlar. Kafe de salebini yudumlayan sevgilisinin elini avucunda arada nefesi ile ısıtan genç. İnsanlar buna aşk, sevgi diyorlar. Sevgi, aşk ruhundan bir parça vermek mi, öyle olmalı; çünkü gencin sevgilisinin elini ısıtmak için üflediği o sıcak nefesinde ruhundan giden parçayı görüyorum.  Ruhundan bir parça vermek o üşüyen ellere ve yavaş yavaş kendini öldürmek. Sevmek, aşk gönüllü bir intihar!

Sevgi gönüllü bir intiharsa o zaman, karşılık beklemeden sevebilir mi insan? Elindeki güzel mücevherini sırf başkasından daha güzel ışıldadığı için, onunla mutlu olduğu için verebilir mi? O yanında değilken bile sevebilir mi uzaktan? Yüreği kahrolsa da o mutlu olduğu için yüzü güler mi? Sevgi bu değil midir?
Karşılık alınmalı sevgiden öyle mi, sevgi ticarettir diyorsun yani.

İnsan sevmeye de sevilmeye de muhtaç, diyorsun.  Herkes sevdiği tarafından seviliyor mu diyorum ben de. Evet, insan sevmeye ve sevilmeye muhtaç. Ve bir yerlerde birbirlerine sırtlarını dayamış sevgililer, eşler seviyor hala uzaktaki mücevherini.  İnsanlar acı çekmekten mi hoşlanıyor yoksa bu yaptıkları aptallık mı, kader mi denmeli buna, korkaklık mı, cesaret mi?

Şu masa da oturan çifti görüyor musun,  sarı saçlı bayanla, esmer tenli şu bayı. Onlar yedi aylık evli, çok mutlu görünüyorlar değil mi.  Ne güzel bir çift diye parmakla gösteriliyorlar. Sarı saçlı bayan oysa geçen yaz bu kafeye eski sevgilisi ile gelmişti, üstelik aynı masa da oturuyorlardı. Suçlu, suç mahalline dönüp dolaşıp geliyordu işte. Ayağı geliyordu, gözü geliyordu, eli geliyordu, bunlar gelmezse yüreği geliyordu. Bu masa da sevgilisinin elini üfleyerek nasıl ısıttığını hatırlıyordu.


Nasıl bu duruma geldiler merak mı ettin? Çok bilindik hikâyelerden işte uzunca anlatmaya gerek yok. Bazıları gönüllü intiharından vazgeçiyorlar. Ölmek, ruhlarından sevdiğine bir yavaş yavaş bir parça vermek onları korkutuyor olmalı. Yalnız bu genç bayanın unuttuğu bir şey var. Sevgilisinin eli ısınsın diye üflediği o sıcak nefesindeki ruhundan parçası çoktan bulaştı tenine, zihnine, yüreğine; ölmekten, kendisini kaybetmekten korkan genç kız şimdi sevdiği tarafından lanetli. Laneti mi, lanet o ellerine bakıp onunla birlikte olsaydım hastalığının zamanını, mutluluğunu, yüreğini yavaş yavaş yemesi. Yazık kendini kaybetmekten korktu, ama her gün kendini yavaş yavaş yok ediyor ve sevgisiz ölüme gidiyor. Sevgi karşılık beklemeden sevmek dedim, evet. Bu genç bayan da seviyor diyorsun, yalnız o sevgisine pişmanlık, hata bulaştırdı ve artık mutlu olması çok zor.

Ben kim miyim? Ben, onu eşinin elini tutarken bu pişman haliyle görüp onu hala sevecek kadar ebedi sevgiyle dolu bir ruhum.

Sevmenin, sevilmekten daha önemli olduğunu anlamış bir ruh. Bu yüzden sevginde  pişmanlığa, hataya yer verme, lanetlenmiş bir sevgi istemiyorsan.


Not: Uzun süre yazı yazmıyorum. Birden içimden yazmak geldi, ilham perim deneği ile dürtüp duruyor, Anarşi yaz hadi ya hadi yaz. Ya git sonra yazarım diyorum. Yok sen unutursun yaz, hatta bu sefer ben söyleyeceğim sen yaz dedi. Kıramadık perimizi o söyledi ben yazdım. Bu da İlham Perimizin hikayesi… Bu arada pisicikleeeeer!!! hepinizi vakit buldukça takip ediyorum. Daha doğrusu röntgen yapıp kaçıyorum bloglarınızdan. Sonra unuttu bu kız bizi ha demeyin. Bu aralar canım yazmak istemiyor, keyfim de yerinde. Ne zaman düzenli yazmaya başlarım bilmiyorum. Şimdiden gelecek sorulara cevap vermiş oldum sanırım. Görüşürüüüüz! 

Sahipsiz Cümleler

9 Eylül 2013

Tilki Yağmuru

Fantastik türdeki filmler, romanlar en sevdiğim türdür. Güney Kore yapımı bu diziyi de izleme nedenim buydu.  Dizinin adı “ My Girlfriend is a Gumiho.” Gumiho, Kore’de efsanevi dokuz kuyruklu tilkidir.

Dizi serseri baş aktörümüzün dedesine çektirdikleri ile başlar. Tabi bunlar iyi günleridir. Dedesinden kaçarken kendisini bir tapınakta bulur. Ve esrarengiz bir sesin onu yönlendirmesiyle, korkak gencimiz duvardaki tablodaki tilkiye dokuz kuyruk çizer. Büyük bir hata yapmıştır, uzun süredir o tablonun içinde hapis olan tilkiyi, Gumiho’yu serbest bırakır.

Diziyi baştan sona kadar anlatmayım, fantastik kurgulara merakınız varsa izlersiniz ben bazı sahneler paylaşayım en iyisi.

Gencimiz inanmıyor bu güzel kızın Gumiho olduğuna. Mecburen ispatlamak zorunda Gumiho olduğunu. Kuyruğunu ay çıktığında gösterebiliyor. İşte güzel Gumiho.

1 Eylül 2013

Aşk

Farklı takım sevdası, farklı renklerin tutkusu. Yalnız, bir renk ortak onların hayatında o da aşkın rengi. Farklılıklar içinde bir bütün ikisi.


Sahipsiz Cümleler

26 Ağustos 2013

Gök Kuşağının Renkleri

- Rabia işaretini kullanan insanlar.
- T. C. ibaresini isminin önünde kullanan insanlar.
- Yobaz, aptal diyen insanlar.
- Dinsiz, çapulcu, ülkeyi bölen şerefsizler diyen insanlar....

Bu İngiliz taktiğidir " BÖL ve YUT" derler buna. Amerika kullanıyor uzun süredir. Irak'ta kullandı, Libya'da kullandı, Mısır'da kullandı, Suriye'de kullandı. Bu sabah Akdenize savaş gemilerini yerleştirdi Amerika. Neymiş Suriye halkına kimyasal silah kullanıyormuş. Acaba o kimyasal silahı kim attı diye şüphelerin oluşması gereken bir dönemdeyiz, çünkü medya gerçekten gerçekleri yansıtmıyor.

Sıra bize gelecek, ben de ütopya kurmuyorum, şu yaşananlardan bunu çıkartamıyorsanız bir daha düşünün derim. Şu sıralar hassas bir dönemdeyiz. Rabia işaretini kullanan, isminin önünde T.C. ibaresini taşıyan bütün arkadaşların bir an önce profillerinde bunları kaldırması gerekiyor. Yoksa hepiniz Amerika'nın değirmenine ortak su taşıyorsunuz. İki tarafta yanlış yaptığının farkında değil, duygusal hareket etmeyi bir tarafa bırakın. Kurtuluş savaşındaki gibi birlikte olmamız gereken zamanlar gelebilir. Birbirimizi yeyip bitirerek bir çözüme ulaşılacağını sanmıyorum. Bu hakaretler toplumu bölen, birbirinden nefret ettiren yazılar, semboller. Mısır'daki katliam için üzül, düşüncelerini belirt ama siyasi sembolü kullanma. T.C. ibaresi ile ilgili düşüncelerini yaz, paylaş ama bu yazıyı isminin önünde kullanma, siyasi hale getirme. Sosyal medyadan Türkiye'nin durumunu görebilirsiniz. Türkiye insanı şimdi üçe bölünmüş durumda Rabia işareti kullananlar, T.C. ibaresini kullanıp Gezi Parkı olaylarını destekleyenler ve Kürtler.

Şimdi bir senaryo dolaşıyor ortada  Eylül de Gezi olayları gezi olayları diye medya bağırıyor, asıl amaç çok farklı. Eylül de ne olacak:

- Gezi tarzında olaylar Doğu şehirlerinde başlayacak. ( Bu senaryoyu şu iki üç ay içinde izleyip görelim)
- İnsanlar demokratik haklarını aradığını söyleyecekler.
- Polis tıpkı Gezi olaylarındaki gibi müdahale de bulunacak.
- Bu süreç bir iki seneye yayılacak.
- Yabancı basın, medya Türkiye'deki halkın demokratik haklarını aradığını bağıracak. Zulüm gördüğünü söyleyecek. Siyasi lidere diktatör diyecekler.
- Sonra her şeye maydanoz olan Amerika hoooop! ne yapıyorsun sen diyecek.
- Sonrası bildiğiniz olaylar işte. Her gün izliyorsunuz Mısır'da, Suriye'de; aynı senaryo Türkiye!de yaşanacak.

O yüzden birbirimize hakaret etme, birbirimizi aşağılama dönemi değil aksine birbirimize kenetlenmemiz gereken bir dönemdeyiz. Şu an şiddetli bir yağmur kapımızda, kara bulutlar sardı üstümüzü. Yağmur yağacak, fırtına şeklinde felaketler getirecek. Üzüleceğiz, ağlayacağız, kahredeceğiz, canımız yanacak; ama birbirimize tutunup doğrulmayı bileceğiz tıpkı Kurtuluş savaşında olduğu gibi. Yoksa yağmurdan sonra güneşi nasıl açtıracağız ülkemizde, hepimizin topraklarında, yağmurdan sonraki açan güneşle Gök kuşağını nasıl çıkartacağız, oluşturacağız birbirimizden ayrılarak mı? Kürt'ü, Türk'ü, Alevisi, Sunnisi, Lazı, Çerkezi... ele le kenetlenerek, bölünmeyerek bütün Dünya ülkelerine göstereceğiz Dünya'daki en güzel Gök kuşağını. Yaradılanı severim Yaradandan ötürü, Sevelim, sevilelim Dünya kimseye kalmaz diyen Yunus Emre'nin; Öfkeyi örtmede toprak gibi ol diyen Mevlana'nın torunları olduğumuzu göstereceğiz.


Şimdi ne yapacağız;
hepimize görev düşüyor. Buraya yazma nedenim belki bir kelebek etkisi yaratırız diye.

- Rabia sembolü, T.C. ibareisni profillerimizden kaldıracağız.
- Gezi Parkı vb. desteklemek, gitmek artık bitirilmeli. Çünkü olay hak aramaktan çıktı, yoksa Gezi Parkı kullanılacak ve suçlu destekleyenler olacak.
- Birbirine yukarıda saydığım gibi hitap eden insanları uyaracağız, güzel bir dille. Nerede görürseniz sosyal medyada, haber sitelerinde. Gerekirse şu yazıyı kopyalayıp okutun. Artık hepimizin yazısı bu, bana ait bir yazı olmaktan çıktı.
- Kendi yazınız gibi blogunuzda da paylaşabilirsiniz.
- İnsanlara yobaz, aptal, dinsiz, göt kılı, çapulcu...... tanımlarda bulunuyorsanız artık bu hitapları kullanmayacaksınız. Bu hitaplar bölen hitaplar.

Zaman bölünme zamanı değildir, birlik olma zamanıdır. Gök kuşağından renklerinizi ayırmayın, koparmayın.

Sahipsiz Cümleler


10 Ağustos 2013

Siyah Süt

Eskiden doğum yapan kadınların döşeğinin üzerine bir çan bağlanırmış. Çan çaldığında anlarlarmış ki cinler musallat oldu. Evdeki diğer kadınlar çanı çekmeye başlarlarmış. Bir yandan cinler bir yandan kadınlar çekiştirirmiş çanın bağlı olduğu ipi. Yaklaşık 40 gün boyunca ara da sürermiş bu mücadele. Cinler pes edip gidinceye kadar kadın sütünü sağlıklı bir şekilde bebeğine verirse depresyondan çıkarmış, cinler galip gelirse sütün rengi griye çalar, siyahlaşmaya başlarmış. Siyah Süt böyle oluşurmuş.

Küçükken hayal meyal hatırlıyorum köyde yeni doğum yapmış kadının yanında illaki biri bulunurdu. Neden bekliyorlar diye sorduğumda Al basar kızım, korkar sonra sütü gelmez derlerdi. Çocuksunuz tabi anlayamıyorsunuz. Şimdi ise postpartum dönemi aldığım eğitimden az çok bildiğim için büyüklerimin yaptıkları güldürmüyor değil. Bazı kadınlar doğum sonrası hormonal değişikliklerden dolayı depresyona girerler, kimi bir iki ay kimi dört beş ay kişinin yapısına da bağlı bir durum. Bu süre içerisinde çocuğu kabullenememe, vücudundaki değişikliklerden dolayı kendini çirkin görme, sütünün kesilmesi, iyi bir anne olmadığını düşünme gibi birçok problemle karşı karşıya gelir kadın. Siyah süt kitabı Elif Şafak'ın evlilik, kariyer ve annelik arasındaki ikilemi yansıtıyor. Bir tarafta annelik duygusunu tatmak isteyen bir kadın bir tarafta anneliğin kariyerini yerle bir edeceğini düşünen kadın. Bu ikilemi beni düşündürmedi değil, ben de böyle bir ikilem içerisine düşebilirim diye ürktüm açıkcası.

Kitabın beğendiğim ve beğenmediğim noktaları var. En çok beğendiğim kısım parmak kadınları ile sohbet ettiği kısım olmuş. Farklı kadınlardan, yazarlardan bahsetmiş fakat bence kitapla bütünleşememiş o bölümler. Sanki farklı bir kitaptan koparılmış, zorla sayfaların arasına iliştirilmiş gibi. En az 100 sayfası bu şekilde geldi ve beni okurken sıktı açıkçası. Doğum sonrası depresyonu biraz daha anlatmalıydı, o kısımda tamam 200 sayfayı aştık bu kadar yazmak yeter der gibi birden kesilmiş sanki. Kitapta en sinir olduğum şey ise, kitap kapağının üstündeki 50.000 yazısı, kitabın ticari olduğu baştan hatırlatılmış içeriğini öldürmüş. Kitabın büyüsünü yok etmiş.

Kitapta hoşuma giden kısımlar ve cümleler var. Biraz da onlardan örnek vereyim.

"Konserveleşmiş Hayaller ( Bu iki kelimeyi duyduğumda bu kelimeler üzerine çok güzel bir yazı yazılabilir blogta diye düşündüm.)

Ev de Kalmışlık Manifestosu güzel kısımlardandı.

Sen bir elinde oltayla denize koşan bir balıkçı gördün mü hiç. Göremezsin. Çünkü balık kovalanmaz. Balıkçı dediğin bekler balık kendine gelsin. O zaman bekle deniz sana gelsin.

Hamileyken evlatlarının zekası yüksek olsun diye hesaplar yapan annenin, doğduktan sonra çocuğunun düşüncelerine, heveslerine ket vurması ne ilginç.

Neden muris, evcimen olunca hayatın dar, dışa dönük ve kaotik olunca da hayatın geniş olduğunu sanıyorum hep. Gerçekten öyle mi? ( Ben de neden böyle düşünüyorum? dedim bu cümleyi okuduğumda )

Sen istediğin kadar hayatı planladığını zannet, o gene bildiğini okur.

Ressamın eli kayınca yanlışlıkla ekleyiverdiği bir fırça darbesiydik.

Kim bilir belki bizde.....

Bu güzel cümleler için bile kitap okumaya değer.

Not: Elif Şafak röportajında kitabın adını neden Siyah Süt koyduğunu şöyle açıklamış: "Özellikle Fransız feminist kuramcıların sorduğu bir soru var. Süt mürekkebe dönüşebilir mi, kadınlıktan beslenerek kadın yazarlar ayrı bir edebiyat, yazın türü geliştirebilirler mi... diye o mürekkep imgesine de, depresyona da gönderme olsun diye bu ismi verdim."


Sahipsiz Cümleler


8 Ağustos 2013

Hüzün Evi

Not: Arşivimden bir yazım daha Nedense bayram denilince hep onlar geliyor akılma.

İşte o kapının önündeydim yine. Demir parmaklıklardan tutup bahçeye bakıyordum. Bahçe de kimse yoktu. Hava oldukça soğuk bu nedenden dolayı bahçe de kimsenin olmaması gayet normaldi. Bahçeye açılan demir kapıyı itiyordum. Elimden bıraktığım demir kapı hızla çarpıp ses çıkartıyordu.

Paaaattt!

Pencereden bu gürültüyü duyup bana bakan yüzleri görüyordum. Yavaş adımlarla bordo binaya yaklaşıyordum.  Aklımla kalbim cenge tutuşmuştu yavaş yürümemin nedeni buydu sanırım. Kalbim o binaya girmemi istiyor, aklım ise geri dönmemi istiyordu. O bordo binadan her çıkışımda kalbim ve aklım can çekişiyordu.  O kapıdan Dünya’ya her baktığımda farklı bir Dünya görüyordum. Birkaç gün boyunca kedime gelemiyordum. Bu binaya ilk girişim tesadüf eseri olmuştu. Şiddetli yağmur yüzünden bu binanın altına sığındığım da binanın tahta kapısı açılmış sevimli, yaşlı bir beyefendi beni içeri çağırmıştı. İçeri girdiğimde birçok yaşlı yüzün bana baktığını görmüştüm. Biraz afalladıktan sonra huzurevi olduğunu anlamıştım.

Huzurevindeki bütün yaşlı yüzler gözlerini bana doğru çevirmişti.  En sinir olduğum şeyi yapıyordu bu yaşlılar konuşmadan sadece bana bakmalarından rahatsız olmuştum.  Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olsa gerek.

- Şey yağmur yağıyordu da ben de buraya geldim, huzurevi olduğunu bilmiyordum.
* Kızım, okuyor musun sen?
- Evet, dersten çıkmıştım…
* Sözümü bölerek. Oku kızım oku. Bu devirde kızlarda okumalı dedi eli ve yüzü benlerle dolu bir amca.
- Gülümsemiştim.

Şimdi yine o binanın kapısındaydım
, kalbimin ve aklımın savaşını haftanın bir günü yaşayarak giriyordum bu binaya.  Eskisi gibi dikkatlice bakmıyorlardı artık bana, onlardan biri olmuştum. Yalnız benim yüküm daha ağırdı. Yaşadıkları üzüntülerini, mutsuzluklarını hep bana anlatır olmuşlardı. Gülen suratlarındaki çizgilerden bile yüreğime akıyordu üzüntüleri, o yüzden kalbim ve aklım hep cenge tutuşuyordu şu kapının önünde.

Görüntüsünden ilk zamanlar ürkmüştüm. Benlerle dolu eli ve yüzü ürkütmüştü beni, oku kızım oku diyen Hikmet amcanın. İlk o seslendi bana içeri girer girmez.

- Kızım az önce geldi.  Beş dakika bile durmadı, gitti, diyordu ama yine de elimi tutup gülümsüyordu.

Hepsinin farklı farklı hikâyesi vardı. Bazısının kimsesi kalmamıştı. Bazısı malını mülkünü verip buraya yerleşmişti, Bazısının gelini, damadı onu istememişti. Gelinin adını taşıdığımı söyleyen Nevin teyzem kızım yerine bir tek o ismimle seslenirdi. Gelini yüzünden buradaydı ama gelini ve torunlarını anlatırken gözlerinin içi parlardı. Sanki küçük bir çocuğun gözünü yerleştirmişlerdi o yaşlı bedene.

- Benim Türkan Şoray’ım buradaymış deyip yaklaşmıştım yanına.

Bir daha geldiğinizde beni Türkan Şoray’dan hatırlayın demişti, hoş sesli, bakımlı bayan.  Gençken Türkan Şoray’a benzediğini her zaman bıkmadan anlatırdı Ferhan hanım. Bir tek ona teyze diyemiyordum. Her gidişimde yarım saat kitap okurdum ona. Bu sefer istememişti, beklediği kimse yoktu, yalnızdı bu Dünya’da ama hüzünlü olduğu her halinden belliydi.

Hasan amcam huzurevinin en neşeli ihtiyarıydı. Gel bakalım seninle bir tavla atalım diye kolumdan çekiştirirdi beni. İçinde koşmaktan, oyun oynamaktan yorulmuş bir çocuk vardı, sanki. Heyecanlı, meraklı ve güldüğünde bütün dişlerini gösteren, hüzünlendiğinde gözlerine kapkara bulutlar inen Hasan amcam, hep depremde kaybettiği ailesinden bahsederdi.

Cemil amcam huzurevinin sessiz, çok konuşmayan pekte gülmeyen birisiydi. Ortak salona gelir kafasıyla hoş geldin selamı verirdi. Gözlüğünü takıp gazeteleri okur eline çayını alır ve uzunca bahçedeki demir kapıya bakar, diğer yaşlılardan farklı hiçbir şey anlatmadan odasına giderdi. Orada yaşayan yaşlılarda onun hakkında bir şey bilmezdi. Nedense bana hiç anlatmamıştı ama en hüzünlü hikayenin Cemil amcanın hikayesi olduğuna inanırdım.

Yanlarındayken birçok duyguyu bir arada yaşıyordum gülüyorduk, hüzünleniyorduk, rengi bozuk çaydan yudumlıuyorduk bazen siyasetten konuşuyorduk… Bazen onlar konuşur ben sadece mimiklerini izlerdim. Hayalimde bir hayat oluştururdum onlar için. Kafamda anlattıklarından oluşturduğum hayat hikâyelerinin gerçeğiyle tutmadığından emindim. 

Sonra ayrılma vakti, yavaşça girdiğim binadan hızlı adımlarla çıkardım. Koşar adımlarla bahçeyi geçerdim. Hiç dönüp bakmazdım arkama bakarsam bana bakan yüzleri göreceğimden gözyaşımı tutamayacaktım emimdim.  Binadan uzaklaşır uzaklaşmaz göz yaşlarına boğulurdum.  Yanlarında ağlayamazdım, gülerdim mutlu etmeye çalışırdım onları hüzünlerine hüzün katmamın bir mantığı yoktu. Onlar için belki sıradan biriydim fakat onlar hayatımda garip bir iz bırakmışlardı.

Koşmaktan yorulmuş yaşlı bir çocuktu onlar.
Tuhaflardı….
Sahipsiz Cümleler



1 Ağustos 2013

Küçük Prensim 2


Gerçi çevremdeki insanlarında pek benden farkı yoktu. Daha fazla para kazanmak için her şeyi yapabilirdik, zamandan tasarruf edebilirdik, saçma sapan işlerle vakit kaybetmezdik. Saçma sapan çocuk hikâyesi işte demiştim, ama bilgisayara verileri girerken yere atmış olduğum kitap dikkatimi çekiyordu….

Zihnimi toparlayıp verileri giremiyordum,  planlı ve düzenli hareket etmeliydim. Hışımla oturduğum yerden kalktım çöpe atacaktım bu gereksiz hikâyeyi. Ayağım olduğum yere yapıştırılmış gibiydi, kahrolası küçük velet günümü berbat ettin, diyerek dişimi sıkıyordum. Yalnız dayanamayıp kitabın başka bir sayfasını açtım.

“Öyleyse kendi kendini yargılarsın, dedi kral. Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha zordur. Kendini iyi yargılamayı başarırsan, gerçek bilgeliğe eriştin demektir.”

Kendimi yargılamak mı? 

Onun için mi üç saattir eziyet çekiyorum. Ben kendimi yargılamaktan korkuyorum. Artık pes etmiştim. Kitabı alıp koltuğa oturdum. Rastgele sayfaları çevirmeye devam ettim.

“İnsan binlerce, milyonlarca yıldızın birinde yaşayan eşsiz bir tek çiçeği seviyorsa, yıldızlara bakmakla bile mutlu olur. "Çiçeğim oralarda bir yerdedir" der. Ama koyun çiçeği yerse, sanki yıldızların hepsi birden sönüverir. Bu da mı önemli değil?”

Sahi yıldızlara bakmayalı ne kadar çok olmuştu.

Beş yıl dile kolay beş yıldır işe başladığım andan itibaren gökyüzüne başımı kaldırmamıştım. Çünkü yapılması gereken daha önemli işlerim, itibarım ve para kazanma hırsım vardı. Beş yıldır kimseye de sevgi anlamında bir şey hissetmemiştim. Aşk, sevgi boş insanların uğraşlarıydı.

“ Değil. Tembellerin düşlerine giren o pırıl pırıl şeyler var ya, onlardan. Ama ben ciddi bir adamım. Düş kurmam.”

Kendimi her yargılayışım da düşündüğüm cümleler çıkıyordu karşıma.
Sanki elimdeki bir kitap değil benimle sohbet eden birisiydi. Kitabı elime alıp balkon kapısına doğru yürüdüm, balkonun kapısını açtığımda ılık bir hava yüzümü okşuyordu. Yetiştirmem gereken veriler vardı, ama umurumda değildi. Gökyüzüne başımı kaldırdığımda binlerce yıldız bana göz kırpıyordu, sanki gülüyorlardı. İçimde garip bir huzur vardı. Oysa ben bütün bu davranışları tembel, boş insanların davranışı olarak adlandırırdım. Gökyüzünü izlemek ve ben diye bir kahkaha attım. Ne yaptın sen küçük prens dedim. Balkonun bir köşesine geçip kitabın sayfalarını karıştırmaya başladım yine.

“İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.” Benim de kalbim görmeye başlamıştı artık …..

Sokaktan geçen arabalar, insanların gülüşleri ve gökyüzünün şahaneliğini izliyordum. Gece vakti hiç evden çıkmazdım, ama birden parkta buldum kendimi. Daha önceden sıradan insanlar dediğim kişilerle doluydu burası kahkahalar eşliğinde sohbetler edip, mısır yiyorlardı.  Sarı elbiseli kız çocuğu pembe pamuk şekerini yüzüne bastırmış şekilde bana bakıyordu. Her şey farklı geliyordu bugün ben de sıradan insanlar gibi olmuştum. Peki, onlarda gökyüzünü izliyorlar mıydı? Yoksa benim gibi gereksiz bir davranış olarak mı görüyorlardı. Elimde sıkıca tutuğum bir şey vardı, farkında olmadan kitabı da yanımda getirmiştim. Tekrar açtım kitabı.

“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkândan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkânlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!…. Evcilleştirme onun için emek, zaman harcamak, bağlanmak demektir”

Kitabı alıp çimenlere uzandım ayı, yıldızları daha güzel görüyordum uzandığım yerden evcilleştirmek diye gülümsüyordum. Aslında yıldızları izlemek kadar zevk aldığım başka bir şey yoktu benim. Her canım sıkıldığında yıldızları izler, mutlu olurdum. Bazen konuşurdum onlarla ve herkesin bir yıldızı olduğuna inanırdım. En çokta onunla izlemek çok hoşuma giderdi yıldızları. Benim yıldızlara garip adlar takmama güler, dalga geçerdi benle. Sonra kaybettim onu… yıldızlara bakmayı bırakmıştım çünkü onu hatırlatıyordu bana. İşi bir uğraş edinmiştim, onu düşünmemi engelliyordu.  Şimdi gözlerimde birikmiş damlalara hâkim olamıyordum. İstemsiz bir şekilde yanaklarımdan süzülüyordu tomurcuklar…

Artık geçmişimle yüzleşme vakti gelmişti. Yaşadığım büyük sevgi yüzünden bu hale gelmiştim. Beş yıl geçmesine rağmen halen kalbimdeki aynı sızıyı, midemde ki uçuşan kelebekleri hissedebiliyordum. Beni yalnız bıraktığı için ona kızmıştım, oysa beni bırakmayacağına dair söz vermişti. Küsmüştüm o yüzden yıldızlara hayata en çokta ona. Peki, o küçük çocuk kimdi kitabı getiren, hayatımda hiç görmemiştim onu. Ama gözleri gözleri dedim… gözleri oydu evet oydu gitmemiş yanımda diye gülümsedim. Aklımı kaçırdığımı düşünüyordum, benim yanımdaydı beni izliyordu, çaresizliğime, üzüntüme dayanamamıştı, ondan gelmişti ya da hiç gitmemişti. Belki kendi yıldızından beni izliyordu şu an. Gülümsüyordum ama gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye devam ediyordu. Uzandığım yerden doğrulup kitabı tekrar açtım.

“ Ve üzüntün geçtiğinde – çünkü zaman bütün acıları iyileştirir- beni tanıdığına memnun olacaksın. Daima benim dostum olarak kalacaksın. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Ve zaman zaman, sadece bunun için gidip pencereyi açacaksın... Gökyüzüne bakarken güldüğünü gören arkadaşların buna çok şaşıracaklar. Sen de onlara: “Ah, evet, yıldızlar beni hep güldürürler” diyeceksin. Onlar da senin deli olduğunu düşünecekler. Görüyorsun, sana ne kadar kötü bir oyun oynadım...”




Şimdiyse, geceleri yıldızları izliyorum. Ve küçük prensim bana oradan gülümsüyor.

Sahipsiz Cümleler

31 Temmuz 2013

Küçük Prensim


Ev ve iş yeri arasında geçiyordu günlerim. Sabah yedide kalıyordum, kahvaltımı yapıp yedi buçukta evden çıkıyordum. İş yerine girdiğimde merdivenleri silen temizlik görevlisiyle karşılaşırdım her sabah, aynı saatte, aynı yerde. Kapıdan içeri adım atar atmaz temizlikçi kadın gülümser, ben de günaydın diyerek karşılık verirdim. Ama adını bilmezdim temizlikçi kadının, doğrusunu söylerseniz pekte merak etmezdim. Öyle tembelleşmiştim ki faturalarım için elektronik ödeme talimatı vermiştim. Böylece fatura ödemek için zaman kaybetmeyecektim. Modern insan için zaman çok önemliydi çünkü. Bu fatura ödemeden artan vakitte daha çok projelerimle uğraşacak, televizyon izleyecek evimde daha çok vakit geçirecektim. Yalnız mutsuzdum bir şeyler eksikti hayatımda. Birçok insanın göremeyeceği maddi olanağım vardı, arabam, kendime ait bir dairem vardı. Ama ne için kazanıyordum ben bu parayı eve gelip televizyon izlemek için mi?

Monoton bir günün sonuna daha gelmiştim. Bilgisayarımı kapattım, çantama yerleştirdim ve dosyalarımı yerlerine yerleştirdim. Günlerim bir önceki günün tekrarı gibiydi, sanki programlanmış bir robottum. Belirli görevler verilmişti bana bunları istisnasız düzenli ve aynı şekilde yerine getirmeliydim. Arabama binecektim, her zamanki uğradığım fırından ekmeği alacaktım. Apartmanın karanlık koridorundaki harekete duyarlı ışığın yanması için saçma sapan hareketler yapacaktım. Eve gidip yemeğimi yedikten sonra biraz televizyon izleyip uyuyacaktım.

Arabama doğru yöneldiğimde küçük bir çocuğun beni beklediğini gördüm. Kahverengi saçları, ela gözleri vücuduna göre küçük, tombul parmakları vardı. Tombul elleri ile bana bakarak sıkıca bir şey tutuyordu elinde. Gülümseyerek saçını okşadım, elinde tuttuğu bir kitaptı. Kitabı ellerime bırakıp hiçbir şey demeden gitmişti. Arkasından seslenecek olsam da elime tutuşturduğu kitabı merak ettim. Çocukların okuduğu bir hikâye kitabıydı bu

Kitabın adı “Küçük Prens’ti” Küçük bir prens tutuşturmuştu bu kitabı elime. Gülümsemeye başlamıştım arabada, diğer araçlardaki sürücüler kahkahalarıma şaşkın şaşkın arabalarından bakıyorlardı. Endişeli bakışlarından aklımı kaçırmış olduğum düşüncesi rahatlıkla okunabiliyordu. 

Eve ilk girdiğimde çantamı bir köşeye atıp hikâye kitabını incelemek oldu.
-Bakalım küçük prens bana nasıl kitap hediye etmiş.

Rastgele bir sayfayı açmıştım. İşim gücüm yok küçük bir çocuğun elime tutuşturduğu hikâye kitabını okuyamazdım. Çünkü daha önemli işlerim vardı, yapılması gereken projeler, SPSS programına girilmesi gereken veriler… Açtığım sayfada gözüme kestirdiğim ilk paragrafı hızlıca okuyordum. Yalnız gülümsemem yerini afallamaya bırakmıştı. Kitabın rastgele açtığım sayfasında şunlar yazıyordu:

“ Büyükler sayılardan hoşlanır. Onlara yeni bir dostunuzdan söz açtınız mı, hiçbir zaman size önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: " Sesi nasıl? Hangi oyunu sever? Kelebek toplar mı?" diye sormazlar. "Kaç yaşındadır? Kaç kardeşi var? Kaç kilodur? Babası kaç para kazanır?" diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanırlar onu. Büyüklere: "Pembe kiremitten bir ev gördüm, pencerelerinden sardunyalar, damında güvercinler vardı" derseniz, o evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara: "Yüz bin franklık bir ev gördüm" demeniz gerek. O zaman: "Aman ne güzel!" diye bağırırlar. Ama bizlere, hayatı anlayan bizlere numaralar vız gelir.”

Şaşkınlık içinde başka sayfayı açtım. Bana verilmek istenen mesajlarla doluydu bu kitap. Nasıl çocuk hikâyesi bu diye şaşkın şakın sayfaları çeviriyordum.

“ - Her şeyi birbirine karıştırıyorsun... Kafan darmadağın...
- Ben bir gezegen bilirim, içinde al yanaklı bir bay oturur. Ömründe bir çiçek koklamamış, bir yıldıza bakmamıştır. Hiç, hiç kimseyi sevmemiştir. Yalnız toplamalar yapar. O da senin gibi sabahtan akşama kadar: " Ben ciddi bir adamım, ciddi bir adamım" der durur. Çok da övünür. Ama adam değil ki o, mantardır.”

Bir sayfa daha,

“ Su satan adama sordu prens. Peki, bunları niçin satıyorsunuz?”
-Çünkü bu, insanlara çok vakit kazandırıyor. Uzmanlar bunun araştırmasını yaptılar. Haftada tam elli üç dakika kazanıyorsun.
-Peki bu elli üç dakikada ne yapıyorlar?
-Canları ne isterse.
-Eğer elli üç dakikam olsaydı, dedi küçük prens, “bir su pınarına doğru ağır ağır yürürdüm.”

Elimden hışımla kitabı bırakmıştım. Çevremdeki insanların yüzüme söyleyemedikleri cümlelerle doluydu bu kitap. 

Devamı Sonra....
Sahipsiz Cümleler


Not: Eski yazılarımı arada hatırlatacağım. 

26 Temmuz 2013

Ben Bir Okul Uydurdum




Çok öğretmen değişikliği yaşadım ben. Farklı farklı öğretmenler gördüm. Kimisi sadece metini okutup, öğrencilerinin yüzüne bile bakmadan, sürekli suratı asık olan öğretmendi. Kimisi hadi resim dersini dışarıda yapalım diyen öğretmen. Kimisi mavi tavşan mı olur diyen çocuksu hayalimi sınırlandıran kimisi ise pembe bulutlar ne güzel diye hayalime ortak olan öğretmen. O zaman anlamazdım, ama şimdi çok iyi anlıyorum büyümek ve yaşlanmanın aynı şey olmadığını. " Her insan yaşlanır ama her insan büyür mü?" Büyümek kendini sürekli geliştirmek, hata yapmak, mutlu olmak, öğrenmek. Gerekirse öğrencileri ile birlikte. Kendine hiç bir şey katmadan sadece yaşlanmak olur ötekisi. Yeni uğraşlar katabilmeli, yeni şeyler öğrenmeli insan.

Ülkemizdeki temel sorunun altında da bu var. Büyümeden yaşlanmak. Karnını doyuracak, yaşamını idame ettirecek bir işe girmeyi yeterli görüyor insanlar. Geçmişimde ki çoğu öğretmenime bu yüzden kızmıyorum. Çünkü mesleklerini sevmiyordu onlar. Aileleri o dönem kesin iş garantisi verdiği için bu mesleği seçmesini kararlaştırmışlardı sadece o. Belki kendisi de öyle düşünmüştü, ressam olursam geçinemem ki, öğretmenliği seçmem en iyisi demişti belki de. Sonra ömür boyu öğrencilerin karşısında büyümeyen yaşlanan bir öğretmen.

Yeni bir şeylerle uğraşırken mesela çizimimi geliştirmeye çalışırken, kitap okurken. Çoğu insandan hep aynı tepkiyi alıyorum. " Ne işine yarayacak ki " Bu cümleyi duyduğumda sinirleniyorum insanlara bir yandan da acıyorum kendilerine. Sinirleniyorum ne kadar çıkarcı olduklarını gördüğüm için acıyorum mutlu olmadıkları için.

Çıkarcı bir eğitimle yetiştiriliyoruz maalesef. İlk önce ailemiz baş rol oynuyor bunda. O küçücük bedene ağır, kendi yüklerini yükleyen anne babalar. Sonra okul giriyor devreye fen, matematikle ilgilenin zeki, resim, müzikle ilgilenin aptal olduğunun düşünüldüğü bir eğitim. Kimse diline getirmez ama herkes bilir bu saçma gerçeği.

Nasıl bir eğitimimiz var, eğitim adına ne yapıldı ülkemizde. Eğitim insanın kendini geliştirdiği bir mekan değilde yarış pistiydi sanki. Daha iyi olabilmek için sınavlarda önümüze koydukları yuvarlak kutuları doğru doldurmak yeterliydi. O yüzden beden, resim, müzik hatta sosyal alan derslerinin hepsi gereksiz bilgilerdi. Matematik, geometri, fen dersleri iyi bir şekilde öğrenilmeliydi. İkinci dereceden denklem, Trigonometri, Tümevarım, Limit, analitik geometri.... Matematiğin ikinci, üçüncü dereceden denklemleri vardı da peki hayattaki üçüncü derecedeki denklemler. Limitini de alabilir miyiz hayatın ya da sınavlarla çocukluğu, gençliği kaybolan neslimizin.

Soruyorum bu kadar çok sayısal ders görüp de teknolojik olarak hiç bir şey üretemeyen bir ülke var mıdır? Amacınız bu değil miydi, böyle eğitim verirken. Demek ortada büyük bir yanlış var. Sayısal derslere ilgisi olmayan sırf iyi bölümlere gidebilmek için ezberci gençlerle dolu çünkü. Ben burada gençlere kızmıyorum çünkü aileler ve okul bizi, toplumumuzu bu hale getiriyor. Şu ana kadar eğitim için ne yapıldı ülkemizde. Sınavların ismini değiştirmek eğitim adına yapılan büyük bir yenilikmiş gibi sunuldu insanlara. İlk kısımları değişen sonu hep S harfi olarak kalan sınavlar. Sonrası duygularını, düşüncelerini ifade edemeyen, ideolojilerle şekillenmiş, üretemeyen, ezberci, mutsuz insanlar.

Bu konu hakkında o kadar yazacak çok şeyim var ki. Sizi de yormak istemiyorum. Durduk yere nereden girdin bu konuya Anarşi diyebilirsiniz. Hani size Ekime kadar okumam gereken kitap listesinden bahsetmiştim. İlk kitabımı dün bitirdim. Dört günde bitti ama bu da benim için büyük bir başarı. Yedi güne yaymam gerekiyordu kitabı. Kitap bu kadar güzel olunca biraz zor bırakıyor insan elinden. Bir günde bitirmemek için kendimi zor tuttuğum bir kitap. Dili oldukça sade ve arada karikatürlerle renklendirilmiş bir kitap.

Okuduğum kitabın adı BEN BİR OKUL UYDURDUM. Kitabın bir tane yazarı yok. Eğitimle ilgili olması gereken şeyler hakkında fikirleri olan emek harcayan insanların yazısı ile dolu kitap. Editörü Ayhan Ural. Yazımdan kitabın içeriğini anlamışsınızdır. Benim bu yazım gibi birçok güzel yazı mevcut kitapta. En çok dikkat çeken bölümler ise nasıl bir eğitim olmalı hayali. Ama şimdilik hayal diyorum ben. Nasıl bir eğitim hayal ettiklerinin bir kısmından bahsetmek istiyorum.

Sınavların kaldırılması. Böylece eğitimin yarış olarak görülmekten çıkması.
Bahçesinde arabaların olduğu bir okul değilde ağaçlarla, çiçeklerle bezeli bahçeleri olmalı okulların.
Temel dersler dışında okulun ders havuzu olmalı ve öğrenciler istediği dersleri seçmeli. Böylece kendi becerilerine ve yeteneklerine uygun bilgileri öğrenen gençler ve tüketmeyen, üreten gençler çıkacaktır eminim. Ve okul bir hapishane olarak görülmekten çıkacaktır.
Sınav yerine peki ne gelmeli ilkokuldan başlayarak öğrencinin yaptıklarının rapor olarak tutulması ve öğretmenlerinin öğrencisini hangi konuda iyi olduğunu tespit edip. Önüne birkaç seçenek sunması ve kendisinin seçmesini sağlaması.
Okullarda müzik, resim, drama odalarının olması. Evcil hayvanların yetiştirildiği kısımların olması.
Sınıf mevcudu sayısı düşürülmeli. En fazla yirmi. Ki kuzenimin sınıfından biliyorum 60 öğrenci var bir sınıfta. Gerisini siz düşünün.
Okulun boyalarının renklerinin güzelleştirilmesi.....

Bunlar gibi binlerce güzel fikirlerle dolu kitap. Ben bir de bütün bunların başında önemli olan en büyük maddeyi eklemeyi düşünüyorum. Ülkemizde bütün hükumetler eğitim konusunda yanlış politika izledi hala izlemekte. Eğitim birçok üniversite yapıp umut tacirliği yapmak değildir. Bu ülke de bir genç mezun olduğu zaman iş bulma kaygısı yaşamadığı zaman kendi yeteneklerine ve zevklerine uygun mesleği seçecektir. İlk önce bu sorunun giderilmesi lazım.

Bu konuda yazacak şey bitmez. Şu önemli noktayı da ekleyeyim. Eğitimle ilgili ilginç fikirlerini, şunu da yapmalıyız diye fikirleriniz olursa. Kitabın editörü mail adresini de vermiş. Ona ulaşın olur mu? . Bir kitabın hayal olarak kalmaması için elimizden geleni yapalım.

ayhanural@hotmail.com

Bu toplumda eğitim değişirse, güzelleşirse her şey değişecek eminim. Müslümanlığın gereği değil midir üretmek, çalışmak. Biz Batı'nın ürettiği şeyleri tüketmek ve taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz ne yazık ki. Son olarak bir şey eklemek istiyorum, belki hani okumaya üşenen insanlar olabilir çevremizde. Bu yazı ne işime yarayacak ki mantığındaki insanlar. En son şunu ekleyim büyük harflerle yazımı okumazsa matamatiksel özetimi anlar belki.

EŞEK = YER, İÇER+ UYUR+ ÜRER+ ÇALIŞIR

İNSAN = YER, İÇER+ UYUR+ ÜRER+ ÇALIŞIR+  SOSYALLİK

İNSAN = EŞEK + SOSYALLİK

İNSAN - SOSYALLİK = EŞEK

AÇIKLAMASI ÜRETMEYEN, KENDİNİ GELİŞTİRMEYEN İNSAN PARA KAZANMAK İÇİN ÇALIŞAN EŞEKTİR.

( Sosyalliğin yerine daha uygun bir kelime bulamadım, sizin öneriniz olabilir. sosyallikten kastım üreten, kendini kültürel, sosyal anlamda geliştiren.... kişiyi kastetmek istedim.)

"Görüştüğümüz zaman görüşürüz"

Sahipsiz Cümleler

22 Temmuz 2013

Anarşik Çorba

Çorba hastası Anarşi geldiiiiii! Size çorba tarifi verecek. Nereden çıktı bu çorba demeyin. Zira blogumun kendisi çorba. Aklıma ne eserse paylaştığım için tarhana çorbasını geçti. Fotoğraf makinem sizlere ömür, çekiyor ama çok kötü görüntü ortaya çıkıyor. Ben de imreniyorum insanların yaptıkları yemekleri paylaşmasından dün patatesli çorba yaptım, yine kendi kafamdan uydurarak, bilmiyorum belki tarifler vardır. Süper oldu valla kendim yaptım diye demiyorum. Bir çorba bu kadar mı güzel olur bu kadar mı hehehehehe....Ama ben kabaklı, havuçlu çorbamın tarifini vereceğim size en sevdiğim çorba üç gün üst üste içip bıkmadığım tek çorba. Hem besin değeri de yüksek. Neyse Anarşi mutfakta, kendi kafasına göre oluşturduğu çorbasıyla karşınızdaaaa! Önce Anarşik Çorbanın malzemelerine bakalım.

Benden ölçü falan beklemeyin. Süzme yoğurdu kafama göre katarım, miktarını kendim belirlerim. Sizin elinizin ayarı yoksa ben ne yapayım alla alla. Şurada çorba tarifi veriyoruz daha yaranamıyoruz. Yapılışını mı? tamam be çatlama anlatıyoruz.

Önce bir çaydanlığa su koyun. Ocağın üzerine bırakın o kendi başına takılsın orada. Isınınca ses çıkartır zaten. Sonra büyük bir tabak alın kabaklarınızı gaffur pijaması gibi soyun. Sonra rendenin büyük dişli kısmıyla rendeleyin. Aynı işlemi havuca uygulayın ikisini farklı tabaklara rendeleyin yalnız. Onları da kendi haline bırakın, soğanı küçük küçük küp küp doğrayın.

Su ısınmış çek onu bakayım bir köşeye. O ateşin yerine bir tencere koyuyoruz. Biraz yağ döküyoruz sonra ilk önce soğanımızı kavuruyoruz, sonra havucu atıp onu kavuruyoruz. Biraz ölsün havuç. Öldüğünü nereden mi anlayacağız. Dilini çıkartır o dışarıya hehehehe....Rengi azıcık solar solaaaar.

Haah işte öyle olduğunda kabağımızı da atıyoruz yağda azıcık kavuruyoruz, onu fazla kavurmaya gerek yok. Sonra ısıttığımız sudan üzerlerine ekliyoruz. Çok su eklemeyin. Ölçü yok yine elinizin, gözünüzün ayarı olsun! Öğrenin ölçü ölçü nereye kadar. Sonra ölçüsü neydi ya, tüh defterimde yanımda yok diye kara kara düşün. Karıştırdığınızda sebze tanecikleri suyun içinde kaybolmasın ve kaşığa aldığınızda sebze ve su yarı ağırlıkta geliyorsa suyunu iyi ayarladınız. Sebzeler tencere pişerken.



Bir kaseye 3-4 kaşık dolu dolu süzme yoğurt bir kaşıkta taze yoğurt ekleyip özüyoruz. Biraz suyla kıvamını açıyoruz. Yalnız ayran gibi yapmayın, sıcak sebzelerin içine dökerken zaten sulandıracağız ki yoğurdumuz kesilmesin. Yani kıvamı taze yoğurt gibi olacak. Sonra içine bir yemek kaşığı dolu dolu un atın. Bir tane de yumurta sarısı, beyazını katmayın. Karıştırın yoğurdunuzu.

Arada sebzeleri kontrol edin yumuşadığını gördüğünüzde. Az önce hazırladığımız yoğurdumuzun içine çaydanlıktaki kalan sıcak sudan yavaş yavaş ekleyin. Eğer baktınız Tüh tühhh! çorbanın suyunu baştan çok kattık ya diye üzülüyorsanız. Hiç üzülmeyin Anarşik çorbada çareler tükenmez. O zaman çaydanlıktan değilde, çorbadan yoğurta katarak özediğiniz yoğurdu ılıtın. Sonra yoğurdu yavaş yavaş bir yandan da kaşıkla çorbayı karıştırarak dökün. Çorba kaynayana kadar karıştırın. Karıştırmayı bırakmayın sonra çorbanın yoğurdu kesilir. Tuz falanda atmayın en son o. Yok efendim sonra çorba niye olmadı. Anarşik Çorbanın tadı kötüymüş. Yapama! sonra beceriksizliğini çorbama at.


Kaynadıktan sonra çorbayı ocağınızın bir köşesine alın. Küçük bir tavada nane, pul biber ve tuz karışımını yağda yakmadan birbirine karıştırın. Ve en güzel noktaya geldik, sonra nane, tuz, pul biber karışımını çorbanızın üstünde gezdirin. Kaşıkla şöyle bir iki kez karıştırın. Tadına bakın. Çok güzel olmuş değil mi? Mis missss!

Veeee Anarşik Çorbamız hazııırrr!
Afiyet olsuuuuuun, yapacaklara tabi.

Sahipsiz Cümleler


21 Temmuz 2013

Kitap Kurdu

Öyle sürekli elinde kitap gezdiren şu zamana kadar şu kadar kitap okumalıyım diyen biri değilim. Bu okumadığım anlamına da gelmez biraz kendime eziyet yapan bir yapım var. Bir haftada üç kitabı okuyacak kadar uç noktalarım var. Oldum olası böyleydim ben bu huyumu bir düzene sokamadım. Her hafta bir kitap okunsa gayet güzel bir davranış ama gel gelelim bana eğer bir de sevdiğim bir kitapsa yemek, uyku, su ve arkadaşlar unutulur. Bir hafta sesim çıkmaz insanlar meraka kapılır. Ne yapıyorsun ya sesin çıkmıyor. Öldün mü ne yaptın.

- Kitap okuyorum! rahatsız etmeyin beni.

İki gündür bloglarda bir etkinlik görüyorum. Pinuccia (TIK) Okuma Şenliği etkinliğini başlatmış.Kendisini de yeni tanıyorum daha. Yeni takibe aldım. Çok güzel bir etkinlik olmuş. Şimdi burada etkinliği uzunca anlatmayım. Seçtiğim kitaplardan etkinliğin nasıl bir içeriğe sahip olduğunu anlarsınız. Ben bu etkinliğe katılmayacağım iki nedenim var. Birincisi kitap okuma sanki yarış gibi forma bürünmüş, kitap okumak için güzel bir etkinlik olacak ama ister istemez insanlar yarışacak. İkincisi işin içine yarış girerse Üç ay süre verilmiş kitaplara hemen bitirmek için harıl harıl kitap okuyacağım kesin. O yüzden benim için hem de diğer arkadaşlar için sakıncalı Hehehehe.

Peki kızım sen salak mısın, etkinliğe katılamayacaksında neden liste oluşturdun, diyorsunuz değil mi? Liste oluşturdum çünkü 3 ay süre içerisinde 12 kitap her haftaya bir kitap okunarak bitecek. Hiç olmazsa böylece kendimi yormadan başka işlerime de vakit ayırarak haftada bir kitap okuma alışkanlığını kazanırım diye düşündüm.

Şimdi bakalım benim kitap listem de ne var:



Kuralların hepsini boş verip canının istediğini okuyan 5 puan.
Ben Bir Okul Uydurdum - Ayhan Ural

Genel kural en az 200 sayfalık kitap okumak olsa da 150 sayfadan az kitap okuyanlara 5 puan
Etekli İktidar- Sinan Akyüz

Okuduğu kitabın adında renk olanlara 10 puan
Siyah Süt- Elif Şafak

Bir serinin ilk kitabı dışındaki bir kitabı okuyanlara 10 puan
..... bunda kararsız kaldım sonra buraya ekleyeceğim. Alacakaranlık, Açlık oyunları serisinin hepsini okudum. Ejderha dövmeli kız ve Taht oyunları arasında kaldım.

Kendisi dışında herkesin bu kitabı okuduğunu düşünüp sonunda o kitabı kendisi de okuyanlara 15 puan.
Bu kitabın ismini bloglar da o kadar çok duydum ki okumam gerekiyor diyordum zaten.
Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali

Yasaklanmış kitap okuyanlara 15 puan.
Fahrenheint 451- Ray Bradbury

Esas mesleği yazarlık olmayan bir kişinin yazdığı kitabı okuyanlara 20 puan.
Sivil Örümceğin Ağında- Mustafa Yıldırım

Türü kurgu olmayan kitap okuyanlara 20 puan.
Git Kendini Çok Sevdirmeden- Tuna Kiremitçi

Hiç görmediğin bir ülke de olayın geçtiği bir kitap okuyanlara 20 puan.
Bir Çift Yürek- Marlo Morgan

400 sayfadan fazla kitap okuyanlara 25 puan.
Oltadaki Balık Türkiye- M. Emin Değer (526 s.)

Romanın yazarının ya da karakteriyle aynı adı ve soyadı taşıyanlara 25 puan.
Bulamadım. :( Yardım edersiniz artık bana. Özlem isminde yazar yok mu ya. Türkiye de sokakta Özleeeem! diye bağırsan beş kişiden üçü bakar kesin. Kardeşim sormazlar mı Özlem adında neden roman karakterin yok diye.

Kendi doğum yılında ölen ya da doğan yazarın kitabını okuyana 30 puan.
İki kişi buldum çık!! Hikaye tarzında kısalar ve beğenmedim ya. Bu küstahlık olarak anlaşılmasın. Bu listeyi bozacak bir şey ekleyemem bu kategoriye. Maden katılmıyorum on ikiyi tamamlamak adına kendim bir kategori oluşturuyorum. Alternatif kategorim şöyle.
Ölüm dışında yazarlığı bırakmış yazarın kitabını okuyan 30 puan.
Çavdar Tarlasında Çocuklar- J.D.Salinger.

İşte benim kitap listemde böyle. Okudukça bu kitapların tanıtımını yapacağım size. Ben bu şenliğin adını Kitap Kurdu şenliği koyardım yerlerinde olsam. Kim kitap kurdu olacak bakalım. Yazının içerisinde linki vermiştim ama şenliğe buradan katılabilirsiniz:

TIK !

Sahipsiz Cümleler


16 Temmuz 2013

Pirinçli Omlet

Uzun zamandır anime, Uzak doğu filmlerinden bahsetmiyorum. Farklılık olsun belki sizin de konusu hoşunuza gider izlemeye karar verirsiniz. Bu sefer diziden bahsedeceğim, 20 bölümden oluşuyor kendisi. İlk defa Uzak doğu dizisi izliyorum sonuna kadar.  Dizinin adı Rooftop Prince, Türkçe adı Atik Prens bir de Çatı Katı Prensi.

Dizinin konusu şöyle şaşkın kızımızın başına bela olan uzaydan gelen dört çatlak. İşten çıkmışsınız evinize yorgun, bitkin halde geliyorsunuz. Eve girdiğinizde her şey normal sonra bir bakıyorsunuz ki karşınızda tuhaf kıyafetleri ile elinde kılıcı ile dört tane erkek salonun ortasında beliriveriyor. Ne yaparsın salonunda dört çatlağı görünce şaşkın kızımız şok oluyor ama dört çatlak kızımızdan daha şaşkın. Uzaylı dediğime bakmayın bu dört çatlak 300 yıl öncesinden geliyorlar. 300 yıl önce veliaht prenses ölü olarak bulunur. Prens bu ölümün ardındaki sırrı, topladığı üç yetenekli adamla araştırmaya başlıyor, Ancak birden kendilerini 300 yıl sonrası yani 2012 yılında buluyorlar. Sonrası olaylar olaylar….




Otobüse binerken ayakkabılarını çıkardıkları sahne süperdi. :) :)

Bazen tuhaf düşüncelerim vardır. Böyle bir şeyin olması mümkün değil ama geçmişten insanlar gelseydi. Şehirleri, arabaları, evleri, televizyonu hadi onu geçtim ışıkları görünce ne yaparlardı acaba diye düşünürdüm, hatta yorum yapıp kahkahalarla gülerdik.  Dizinin senaristi benim kafadanmış. Oturup da burada size diziyi anlatmayacağım konu ilginizi çektiyse izlersiniz. Ekleyeceğim şey şu Prense yavrııım acıdım hehehehe…. Senin elin sıcak sudan soğuk suya girmesin. Sonra markete gir bana oradan şunu ver ben Prensim de… millette sana gülsün, dalga geçsin. Prensinliğini kimse umursamasın bu Dünya da. Günümüzde para geçer prens parasızsan Prensliğine falan bakmazlar. İlk bölümleri oldukça komikti, en çok ikinci bölüm güldürdü beni.  Aşkta var aşk, aşksız olur mu? Olumsuz eleştirim ise illa 20 bölüm yapacağız diye dizinin son kısımlarını sündürebildikleri kadar sündürmüşler. Ya elinde yeterince kanıt var yuh ne bekliyor bu yaaa! Dediğim oldu.
Bir de dizi izlerken dikkatimi çeken üç nokta oldu pirinçli omlet, kafeteryalardaki çağrı cihazı ve doğum günü pastası butikleri. Dizi izlerken ilginç şeylerde öğreniyorsunuz ülkenin kültürü ve teknolojik farklıkları hakkında. Mesela şu kafeteryalardaki çağrı cihazına biri elini atsın ya bizim ülkeye acil böyle bir şey lazım.

Şimdi kafeteryaya, kahveye girdiğinizde içeceğinizi kendiniz sipariş ediyorsunuz ve cihazınızı alıp oturuyorsunuz yerinize. Tanımlı cihaz mesela 3 numaralı cihaz, telefonun titreşimi gibi ses çıkartıyor. Bu 3 numara siparişin hazır gel demek. Ne güzel değil mi? Bu neden dikkatimi çekti. Sakarya da Üniversite de yemeğimi sipariş verirdim, kalabalık olduğu için beklemek zorundasın. Bir de sizin hazırlattığınızdan birçok kişi hazırlatabilir. Sizden sonra gelip yemeğinizi alma ihtimali var. Başında kedi gibi dikil dur. Oturmazsanız büyük bir ihtimalle ayakta yeme ihtimali var. Bu cihaz birçok yere uygulanabilir. Çabuk biri el atsın şuna....

Doğum günü pasta butikleri ise şöyle bizim bir yakınımızın doğum günü olduğunda şu pastayı ver diye çıktığımız bir yer değil. Birçok masa var. Kek, krema, süslemek için şeker hamurları birçok şey hazır, yalnız pastayı şekillendirecek olan kişi sizsiniz. Masanıza oturuyorsunuz pastanızı yapıyorsunuz. Ne güzel değil mi? Hazır satın almaktansa sizin ellerinizden çıkmış, sizin hayalinizle şekillenmiş bir pastayı götürmek daha güzel. 

Şimdi benim en çok hoşuma giden şeye geldik. Pirinçli omlet. O kadar imrendirdiler ki beni dizi de pirinçli omlet pirinçli omlet. Araştırdım nasıl yapılırmış dedim onu da öğrendim. İşte görsellerle anlatımı.


Bezelyesini, pirincini haşlıyorsunuz.

Sonra bezelye, pirinç, soğan ekstradan farklı bir sebze ekleyip çıkartabilirsiniz. İşte karşınızda pirinçli omlet.


Öfff canım çekti.  İşte yemekli, aşklı, komik, fantastik, romantik bir dizi işte. Görüşmek üzereeee!

Sahipsiz Cümleler



10 Temmuz 2013

Kavun

Kadın ve erkek farklılığı üzerine ne çok şey okuduk, duyduk. Fiziksel farklılıklarından, psikolojik farklılıklarına hatta zekalarına kadar. Ben ise sadece bir farklılık üzerinde duracağım kadın ve erkeğin beyin yapısındaki farka. Bence kadın ve erkek davranışlarının altında da bu neden yatıyor. Tabiki de kültürel, sosyal faktörlerde duygu ve davranış üzerinde belirleyici noktaları vardır, fakat kadın ve erkek davranışlarını gözlemlediğimizde benzer davranışların sergilenmesi beyin yapısının önemini bir kez daha ortaya çıkartıyor. Yok yok öyle bilimsel bir açıklama yapmayacağım, işin içine espri, komiklik ve gerçekliği, yaşanmışlıkları katmadan anlatamazdım bu farklılığı. Hadi ilk önce kadın ve erkek beynin yapısı farklılığını tanıyalım.

 Erkek beyni duygusal ve mantıksal kısmı keskin bir çizgi ile ayrılmıştır. Sanırsın Çin Setti. Ya duygusal ya mantıksal. Kadın hakikaten karmaşık bir varlık. Bir olaya hem duygusal hem de mantıksal bakabiliyor. Bence bir mucize. Eğer erkek sol beynini kullanıyorsa, mantıklı düşünme havasındaysa hehehehe... en mantıksız şeyden bile mantık çıkarmaya çalışır. Ne kadar mantıksız ne kadar. Kadın öyle mi canım o olayın, sorunun her neyse onun mantık süzgecinden geçirip hııım duygusal bir çözüm bulmam lazım der saniyeler içerisinde. Erkek daha bu olayın, sorunun mantık aşamasındadır. Çarpar, toplar, böler sonunda mantıkla çözülemeyecek bir şey olduğunu anlar. Beyninin duygusal tarafına geçmeye çalışır, bu biraz zaman alır tabi beyninin arasına ördüğü Çin Setti'ni aşması lazım. Ooooo... o duygusal bakana kadar kadın çoktan kararını vermiştir, uygulamıştır bile hehehehehehe....

Şimdi bir de olur olmadık zaman da duygusal beyin kısmındalarsa ne söylerseniz söyleyin dinlemezler, duygusal moddadırlar çünkü.


İşte gördüğünüz gibi kız en yakın dostu ile arasındaki yaşananlardan bahsediyor. Beyimizin umurunda değil. Duygusal boyutta şu an. Ama kadın ne yapıyor, durumu anlayıp, erkeğin duygusal modda olduğunu kavrayıp o sihirli gücünü, mucizesini kullanıyor.


Gördüğünüz gibi. Tabi bu erkeği düşündüğü için mi yoksa lan duygusal halini yakaladık, bu fırsatı kaçırmamak lazım düşüncesi mi orası tartışılır. Bir de bu yaşananların tam tersini görelim.


Görüyor musunuz şu güzel kıza yaptığını. Kız seni seviyorum diyor, beyefendi geçiştiriyor. Oysa kız öyle mi yaptı, ağlamasını yarı da kesip ona sevgi dolu cümleler kurdu. Sonra uğraş dur gönlünü alacağım diye. Şimdi bu beyin yapısının farkını bilince kızamıyorsun da. Mantıksal beynini kullanıyor bu erkek ne yapacaksın.

Şimdi kadın ve erkek beyni arasındaki farkı anladınız mı? Hani iki tarafta şikayet eder ya kadınlar bizi anlamıyor erkekler bizi anlamıyor. Erkekler susun bakıyım, açmayın ağzınızı. Kadınları anlamıyorsunuz siz asıl. Neyse işin gıırgır tarafını geçelim de iyi ki kadın ve erkeğin beyin yapısı aynı değilmiş. Bence birbirlerini çok iyi dengeliyorlar. Düşünsenize biri mantıksal kısım biri duygusal beyin kısmın da olsun birbirlerini anlamak için çabaladıklarında mantıksal boyutta olan duygusal, duygusal boyutta olan mantıksal boyuta geçecekti. Hahahaha... yine karmaşa. Kadının beyni dengeyi sağlıyor işte. Ara da keşke erkek olsaydım dediğim olmuştur. Şimdi iyi ki kadın olmuşum diyorum ya. Sihirli, mucizevi bir beyin yapımız var, değil mi kızlar. Tamam tamam biraz hemcinsimi öveceğim tabi. Siz de iyi ki varsınız. Erkekler olmazsa bu hayat çekilmez olurdu ya hem biz kimi gıcık edeceğiz, kafasını karıştıracağız. Bu kadınlar çok karmaşık varlıklar dedirteceğiz, lazımsınız yani bize sizi sempatik, gıcık şeyler sizi! :D

Not: Başlığın yazıyla lakası yok evet aklıma bu yazıyı yazarken buz gibi, tatlı, sulu bir kavun geldi. Şimdi başlık mı arayım bi de alla alla. İşte kadın beyni bu bak yazı yazarken neler düşünüyorum Hahahahaha...

Sahipsiz Cümleler