28 Şubat 2013

"South Park Blogerlar"

Blogerlar South Park karakteri olsaydı nasıl olurdu, hiç düşündünüz mü ? Sabah sabah çok güldüm. Sonsuzun gözünden "South Park Blogerlar"kimlermiş Sonsuzun bloguna TIK!


Bir Arkadaşa Bakıp Çıkacaktım


Anneannem yaramazlığımdan hiç yerimde duramayan bir çocuk olmamdan dolayı olsa gerek bu kızın şeytanı hep uyuyor derdi. Bu cümleyi her kullandığında kahkahalarla gülerdim, dalga geçerdim. “ Bu kızın şeytanı hep uyuyor böeeeh”Arkasına popoma terlik. O değil de o zaman ninem bile “paralel evreni” biliyormuş ya. Hani paralel evrende tam zıttı bir hayat yaşadığımızı iddia eden bilim adamları var. “Paralel evren hakkında bilmeniz gereken şey onların paralel olmadığıdır.” Ya da bunun gibi hayatımızda birçok paralel evrenin olduğunu, seçim ve olasılıkların paralel evrenimizi belirlediğini söyleyen bilim adamları. Kendileri de kesin bir sonuca varmış değil, benim de zihnimde paralel evren tam oturmuş değil.   Zıtlıklar üzerinde duracağım bu nedenden dolayı.

Fakat paralel evrenimde ne bok yiyorum merak ediyorum. Gerçekten var ise gidip bir göreydik, ikametimi oraya aldırırdım belki. Ben ne yapıyor olurdum paralel evren zıtlıkların olduğu bir evrense. Üniversiteyi yarıda bırakmış, yağlı boya tabloları ve tiner kokusundan kendinden geçmiş delinin teki olurdum herhâlde. Ya da evlenmiştim lan ben ne okuması hatta üç tane sıpa ııyyy birden resmim canlandı gözümün önünde.. sevmedim bu paralel evrenimi. Başka paralel everenime bakayım. Bak sen seni zengin sıpası, babasının parasıyla geçinen şımarık züppe. Kelimeleri de yuvarlayarak konuşuyorum, moda ya bu. Aaaaa!…. Olamaz bu kabus olmalı, paralel evrenimde ben bu muyum?

Aman zaten biliyordum bu paralel evren düzgün olmaz ki. Hangi filmde gördük ki paralel evrene geçtiğinde gayet normal bir hayat süren. Mesela paralel evrene geçip de kuru fasulye, pilav yiyen bir insan gördünüz mü filmlerde, ben hiç görmedim. Yaratıklar, canavarlar, vampirler nerede sakat işler varsa bu paralel evrende toplanmış. Bari zıtlıkların olduğu paralel evreninim birine gireyim ben. 


Ressam olduğum paralel evrenimi seçtim. Deli falan ama sevdim yine de bu halimi, diğer paralel evrenimle kıyaslayınca. Yağlı boya tabloları ile dolmuş her taraf, loş bir ışık vuruyor pencereden. Eski bir bina ortaçağ dönemi mimarisi özellikleri taşıyan. Çok mu aradım burayı bilmiyorum. Masamın üzerinde binlerce not var ve çok dağınık.  Tarihe bakayım aynı  12.12 2012 değişiklik yok. Evimin üst katındayım şu an. Burayı çalışma odası ve resim yaptığım yer olarak düzenlemişim belli ki. Aşağı kata iniyorum. Rutubetli bir kokusu var evin. Ama sevdim evimi. Aşağı kata indiğimde küçük bir kedi ayaklarıma sürtünüyor. Demek ki ev de bana eşlik eden tek dostum bu. Aşağı katta bir oda ve mutfak var sadece. Odanın kapısı direk sokağa açılıyor. Çevrem modern evlerle dolu. Benim evimin burada kalmasına nasıl izin vermişler ona şaşırıyorum. Küçük bir televizyon var bordo koltuğumun karşısında. Televizyonu açıyorum. Süpermen çıkıyor karşıma. Ama bu bildiğiniz Süpermen değil tam tersi olmuş kötülere yardım eden, iyileri yok eden Süpermen. Sonra tekrar kanal değiştiriyorum. Michael jordan'ın mükemmel bir tenis oyuncusu, hiç basketbol oynamamış gibi. Değiştir, Cem Yılmaz spor antrenörü. Aman Allah’ım her şey alt üst olmuş. Daha fazla gördüklerime dayanamıyorum dışarı çıkıyorum. 

Biraz da dışarıyı kolaçan edelim. Pek bir değişiklik yok gibi. Genellikle tanımadığınız insanlar olunca değişikliği anlayamıyorsunuz tabi. Bir yerden kestane kokusu geliyor. Bulmam lazım nereden geliyor bu. Kestane alacağım ama şok Mehmet Ali Birand kestane satıyor. Hayalet görmüş gibi uzaklaşıyorum. Galiba ileri de bir kaza olmuş kalabalığa doğru yöneliyorum. Hemşire yaralıya müdahale ediyor yerde. Laannn! Seda Sayan bu. Ben en iyisi evime geri döneyim. İlk gün karşılaştığım şoklar fazla geldi. Eve girdiğimde güzel bir yemek kokusu sarmış, yalnız değilmişim diyorum. Merak ediyorum mutfaktaki kim diye sevgilim mi acaba? Aaaaa!.. sen sevgilim olamazsın diye bağırıyorum. Kedim de bağırmamdan korkmuş olacak havluyor.. Bu paralel evrende kediler bile değişmiş, istemiyorum kendi evrenime gönderin beniiii!. Artık çok geç, diyor bir ses.

 Sahipsiz Cümleler


27 Şubat 2013

Sinsirella


Bir varmış bir yokmuş;  belki iki varmış bir yokmuş ya da bir varmış iki yokmuş. Neyse işte. Evvel zaman içinde kalbur zaman içinde, Develer tellalken, pireler berber iken.  Çok çok uzak diyarlarda bir ülke varmış. Bu ülke o kadar büyükmüş o kadar büyükmüş ki, ülkenin birçok kralı, kraliçesi, prensesleri ve prensleri varmış.  En büyük toprakların yönetimini elinde bulunduran kırmızı toprak ülkesinin kralı yaşamını yitirdiğinde yerine geçecek bir varis yokmuş.  Kraliçenin iki öz kızı varmış. Diğer prenseslerde Kralın önceki evliliğinden olan kızlarıymış. Kimmiş bu kızlar tahmin et bakalım… Pamuk Prenses ve Sinsirellaymış.  Sinsirella mavi toprak krallığındaki prense aşıkmış. Öyle fakir falan değil işte, yemekten başka bir şey düşünmeyen şişman,  hatta hiçte güzel değilmiş, mızmızın tekiymiş.  Kendisinden güzel olan üvey kardeşlerini kıskanırmış. Tehditle baloya gönderdiği üvey kardeşinin eline kendi ayakkabısını tutuşturarak, balodan ayrılırken merdivenlerde kasten bırakmasını söylemiş. Prens ayakkabının sahibini aramış aramış, kime denediyse kocaman ayakkabı herkese bol gelmiş. Sonunda Sinsirella ayakkabıyı giydiğinde, prensesimi buldum diye onunla evlenmiş.

- Vay salak vay… Kül leydisini, ayakkabıdan tanıyan prense de böyle prenses..

Pamuk prenses, adının pamuk prenses olduğuna bakmayın.  Teninin bembeyaz olmasından değilmiş pamuk prenses denilmesinin altında farklı nedenler varmış.  Ormanın derinliklerinde yaşayan yedi devle organ mafyacılığı işine girmiş. Organlarını boşalttıkları kişilerin içine pamuk bastıkları için adı pamuk prenses olarak kalmış. Krallıkta gözü olan pamuk prenses, kraliçenin cadı olduğunu kendisini zehirlemek için zehirli elma yedirdiğini, yakışıklı bir prensin onu bu durumdan kurtardığı rivayetini halka yaymış. Bu Pamuk prenses ne cadıymış, ne kötüymüş.  Organ mafyacılığı işine sonradan Kırmızı Başlıklı Kız da katılmış. Kırmızı Başlıklı kızda o kadar kötüymüş ki kurtla iş birliği yapıp, babaannesini öldürmüş. 

Yeşil krallıkta uyuyan prenses varmış.  Ülkede ne kadar prens varsa öpmüş, ama uykusundan uyanmamış.  Kötü kalpli perinin yaptığı büyüden dolayı zavallı prenses uyanamıyormuş. Herkes derin bir uykuda olduğunu sanıyormuş. Oysa geceleri herkes uyurken uyanıp, karnını kanla doyuruyormuş. Herkes perinin uyuma büyüsü yaptığını sana dursun, uyuyan güzel bir vampire dönüşmüş. 
Yeşil krallıkta herkes bu tuhaf ölümlerden korkuyormuş.  Bu insanların kanını emen yaratığın vampir olduğu anlaşılmış. Bu vampirden kurtulmanın tek yolu, kötü şeylerin olacağını sezen, sadece tehlike anında burnu uzayan tahtadan şövalye pinokyo imiş. Vampirin uyuyan prenses olduğunu gören pinokyo vampir olsa da uyuyan prensesin güzelliğine aşık olmuş ve onunla birlikte kaçmış. Ama ölümler halen devam etmiş.

Sarı krallıkta ise küçük mavi yaratıklar yaşarmış. Adları şirinmiş. Bu şirinler yaramaz olamayan çocukları, geceleri korkutarak yaramaz olmaları konusunda tehdit ederlermiş.  Sarman adlı kedisiyle iyi kalpli polis amiri Gargamel bu kötü kalpli şirinlerin peşine düşmüş. Polis amiri mi? Neyse… Okumaya devam edelim masalımızı. Bunlar bir şey mi Gargamel’i asıl uğraştıran Robin Hood ve çetesiymiş. Roobin Hood ve çetesi insanların hayallerini çalarmış. Anlayacağın çığırından çıkmış ülke. Hadi hadi vakit çok geç oldu . Sütünü iç,  dişini fırçala ve uyu. Uyuyabilirsen…

Sahipsiz Cümleler

23 Şubat 2013

Senden Nefret Ediyorum - 1


Yıkılması çok zor olan bir duvar örmüştün aramıza. İkimizde duvarın dibindeydik, duvarı bir çırpı da yıksan ya sen kalacaktın o duvarın altında ya da ben. Bir duvarı inşa etmesi kolaydı da yıkması zordu işte. Tek tek ellerinle, kalbinle ördüğün o duvarı narin bir şekilde yıkılmasına müsaade etmeden bozmalıydın.  

Ama benim ne bekleyecek sabrın ne de gücüm kalmıştı. Kapalı bir kutu gibiydin seni hep anlamak için vakit geçirdim. Bazen kordan bir kalbin olduğunu düşünüyordum, bazen de yanıldığımı düşünüp buz kalplisin diyordum.  Özlüyor muydun beni, seviyor muydun, ben olmasan, beni tanımamış olsan neler hissederdin, daha mı mutlu olurdun? Bu soruları her gün sordum biliyor musun, yaptığım tek yanlış sana söyleyememiş olmamdı bu düşünceleri mi?

Hep yanımda olacaksın diye düşündüm, hep beni seveceksin, beni kollayacaksın. Az önce en sevdiğin yemeği yaptım, bir de en sevdiğin böreği. Artık yemek yapmakta ustalaştım. Böreği de yakmıyorum eskisi gibi. Yiyemedim,  ne yemeği ne böreği!  Bir tabak dolusu börek öylece masa da duruyor!  Sevdiğin yemekleri yapıp yapıp çöpe döküyorum. Halen üzmeye devam ediyorsun beni. Bu cümleleri yazarken nasıl gözyaşı döktüğümü görüyor musun?

22 Şubat 2013

Siyah İzler !


Onun gibi olmak istedim hep. Ona söyleyemedim bunları, söyleme fırsatım olmadı hiç . En çok elleri dikkati çekerdi tamirden siyahlaşmış elleri, yıkamasına rağmen geçmeyen siyah izler.  Elinin güzelliğini ve uzun parmaklarını kıskanan kirlerdi onlar, güzelliğini örtmeye çalışırlardı ama başaramazlardı, her siyahlıkta daha güzelleşirdi, sanki Dünya’da zor durumda kaldığımda o kuyudan beni çekip alacak dünyanın tek, en güçlü elleriydi onlar, babamın elleri. Onu hep bu haliyle hatırlarım, dört yaşımda kaldı benim babam. Küçük yaşta kaydettim onu. Büyükler ölümden anlamıyorum sanıyordu, küçük görüyorlardı beni ama ben her şeyi biliyordum. O siyah ellerin sırtımızdan elinizi çektiğini,  beni annemle bu Dünya’da yalnız bıraktığını.

Büyük zorluklar yaşamıştık onsuz. Annem temizlik işiyle uğraşıp bir yandan da gece geç saatlere kadar dikişle uğraşırdı. Sırf benim için, hayata tutunabilmek için. Yalnızdınız bu Dünya’da sevdiğiniz, canım dediğiniz dostlarınız, akrabalarınız en kötü gününüzde hiç biri yoktu.  Mahallemizi çok severdim, en kötü günümüzde yanımızda olan Ayşe abla, bir sıkıntımız olduğunda hemen yardıma koşardı. Bakkal Mehmet amca paramız olmadığında sonra ödersiniz derdi, o kadar geciktirmemize rağmen parasını almak için üstelemezdi. Hatta mahalle de arkadaşlarla maç oynarken topumuzu sürekli kestiği için Yaratık Mualla adını taktığımız komşumuz bile her fırsatta yardıma koşardı.  Farklı bir kokusu vardı o sokağın.

20 Şubat 2013

A Moment To Remember


Ah aaah! bu Kore, Japon filmleri öldürecek beni. Bünye alışık değil ki böyle sonlara. Alışmışız Türk filmlerinde, dizilerinde güzel biten sonlara. Duygularımı alt üst etti. Mendilinizi hazırlayın ağlayacaksınız yorumlarına gülen sen misin Özlem? Öyle burnunu çeke çeke ağlarsın!
İlk elli dakika;

Eeeee… bu muymuş ağlanılacak film, abartmışlar yaaa! Sonraki 50 dakika ise…. 

Mendilleri hazırlayın izleyecekseniz! Filmin konusundan bahsetmeeyceğim. Ama şunu diyebilirim ki bir erkeğin yüreğindeki büyük sevgiyi, aşkı anlatan en güzel film. Oysa ona Seni Seviyorum bile dememişken. Ama seni seviyorum demeden aşkın en alasını yaşatan adam.  Cheol- Su’nun mektubu kalbine gömüp, yaşadığı hayat koşullarından dolayı ağlamamak için kendine söz veren Cheol Su’nun gözyaşlarına boğulması ve Su – Jin ona yazdığı, duygularını anlattığı mektubun okunduğu sahne filmin en güzel karesiydi bence.

11 Şubat 2013

Sevgi, Kızıl Saçlı Bir Kız Çocuğudur


Onun çok hasta olduğunu öğrenirsin. Kalbin sızlar, canın yanar. Bütün işinizi, gücünüzü erteleyip onun yanına gidersin. Bütün gün mızmızlanmıştır yemek yememek için; ama sizin elinizden hiç sesini çıkarmadan yemeğini yer.  Sanki sizin minik çocuğundur o.  Pembeleşmiş yanağına, kızarmış burnuna öpücük kondurursun. Şaşkın şaşkın bakıp kendini geri çeker hasta olacaksın diye.  Ama yine de hoşuna gittiğini gözlerinin ışıltısından anlarsın. Yatağından doğrulmak ister, nereye dersin. Üstümü değiştireceğim der. Bir bakarsınız saçına jöle sürerken görürsünüz o hasta haliyle bile size hoş gözükmek ister.
   
Onun sevdiği elbisenizi giyinirsiniz, size yakıştığını söylediği. Başka kimsenin beğenmesinin hiç önemli yoktur, O beğensin, yeter.  Sevdiği pastayı, kurabiyeyi pişirişiniz. Sırf o seviyor diye artık sizin de en sevdiğiniz pastalardır onlar.

Kimi No Todoke

Okula ilk başladığınız andan beri arkadaşlarınız tarafından dışlanıyorsunuz. Üstelik sırf görüntünüz yüzünden. Yalnız kalmanın yanında birçok duygu karmaşası, içe kapanıklık sevginizi ve düşüncenizi gösterememe, duygularınızı ifade edemeyen, gerçek duygularınızı anlayamayan bir birey olarak şekillendiriliyorsunuz arkadaşlarınız tarafından. Ne kadar kötü bir duygu değil mi? İşte Kimi Ni Todoke animesi de bu konu üzerinde şekilleniyor.

Animenin baş karakteri Sawako. İsminin anlamı Japonya hayat dolu kız manasına geliyor. Fakat ana okulundan beri arkadaşları ona Sadako diye sesleniyor. Siyah düz saçları ve beyaz teni yüzünden halka filmindeki Sadako karakterine benzetiliyor. Hayaletlerle konuşabildiği, büyü yaptığı ve insanlara kötü şans getirdiği söylentilerinden dolayı okuldaki herkes ondan uzak duruyor. Yapayalnız kalmış bir kız çocuğu.

7 Şubat 2013

Kalbin Çiçekleri


Neredeyim ben! Daha ne olduğunu anlayamıyorum; ama annemle babam yok artık yanımda. Benim gibi bir sürü çocuk var, benden küçük bebekler ve benden büyük ablalar, abiler.  Annem, babam gelip beni alacaklar buradan biliyorum; pencerenin kenarına gidip onları bekliyorum saatlerce. Bir abla kucağına alıp götürüyor beni, yatağa yatırıp bundan sonra burada uyuyacaksın tamam mı yakışıklı diyor. İçimden, bundan sonra burada uyuyacağım, diyorum minik sesimle.

Ama annem, babam beni almaya gelecekler, biliyorum bir süreliğine burada kalacağım. Her gün mavi çerçeveli, incir ağaçlarına ve binanın giriş kısmına bakan pencere de onları bekliyorum.  İkinci gün, üçüncü gün, beşinci gün…. gelen olmuyor.

Burada bize bakan ablalar var, bakıcı diyorlar onlara.  Vücudunun üst kısmı şişman, bacakları incecik, orantısız bir vücuda sahip olan bakıcının beni pencerenin önünden zorla ayırmaya çalışması yüzünden elini ısırdığım için benden çok hoşlanmıyor sanırım.  Beni her gördüğünde ters ters bakıp.

Şeytan ! diyor bana.

4 Şubat 2013

Bu Gece de Birlikte Uyuyalım Sonra Gidersin Olur mu?


Bir şeyler eksik, tutku, sevgi ya da aşk bir şeyler eksik artık hayatımdan. Bunu nasıl adlandırmalıydı, alışkanlık mı yoksa birçok kişinin dediği gibi sevgi, aşk geçici bir süre mi hayatında oluyordu insanın. Küçük bir çocuk gibi bir oyuncağı çok istiyorduk sonra elde edince biraz da oynadıktan sonra sıkılıyorduk oyuncaktan. İlişkilerde evlilikte böyle miydi? Ne çabuk unutuyorduk yaşanan güzel, acı ama bizi biz yapan anıları. Sevgi sözcükleri ile şımarttığımız kişilerin canını acıtan biz oluyorduk üstelik.

Ben boşanmak istiyorum! cümlesi evde ki sessizliğe bir çığlık gibi düştü. Bu cümle karşısında afallayan adam,  hiddetle ben de diye karşılık verdi. Sonra boşanmak istemesinin nedenlerini sıraladı kadın, bütün bu söylenenleri onaylayan adam aynı düşüncede olduğunu belirtti. Üstelik birbirlerini artık sevmediklerini de söylemişlerdi yüzlerine. Sevmiyorlarsa birbirlerini niye sızlıyordu kalpleri, niye daralıyordu nefesleri. Sessizlik içinde birbirlerine bakarken gözleri konuşuyordu artık.