23 Mart 2013

Aşkın Sessiz Hali


Uzun zamandır anime ve Uzakdoğu filmleri ve dizilerinden bahsetmedim. Ohhh! sonunda unuttu, şu filmlerden bahsetmeyi, diyorken.  Unutmadım kiii! Bahsedeceğim film aşk filmi. Bugün ağlamak istiyordu canım! Anormalim işte insanlar gülmek ister, ben ağlamak istiyorum. Ağlayacağım bir film önerisi diye forum sitesini gezinirken bu filmle karşılaştım.

More Than Blue/ Hüzünden Öte/2009/ Güney Kore

Ağlattı valla salya sümük ağladım. Filmi anlatmayacağım, zevki kaçıyor anlatınca. Film 60’ıncı dakikadan sonra başladı. İlk dakikalarda sıkıldım, hatta bu muymuş övdükleri film diye eleştirilerde bulundum. Sonra olayın rengi değişti tabi.  Yalnız filmdeki sessiz aşk temasını çok sevdim. İnsan konuşmadan da sevdiğini söyleyebiliyormuş.

Film bitince tek, sorguluyorsunuz kendinizi.  Sizce aşk nedir? Yaşamak mıdır, ölmek midir, daha çok üzülmesin diye ağlatmak mıdır Susmak mıdır?.... Aşkı, sevgiyi nasıl yaşamak isterdiniz? Nasıl sevilmek isterdiniz? Ben bu soruları sordum kendime. Bir de size yönelteyim dedim.

Bir de şunu dedim kendime. Ben hiç böyle sevilmedim. Hiç kimseyi böyle sevmedim. Zaten sadece filmlerde olur böyle aşklar değil mi?

Sahipsiz Cümleler

22 Mart 2013

Kalp Hırsızları


Bizim hırsızlığımız diğer hırsızlıklara benzemiyordu artık. Zaman hırsızıydık, güven hırsızıydık  umut hırsızı ve en önemlisi kalp hırsızıydık. Ya ardımızda kırık bir kalp bırakıyor ya da kırık kalpli olan biz oluyorduk. Sonra kırılan kalp işlevini yerine getiremiyordu tabi bu sefer o kalp hırsızlığına başlıyordu, kalp kırıyordu. Sanki her kalp kırdığında, birinin kalbini çaldığında kalbindeki o yara yavaş yavaş iyileşiyordu. Bu, grip gibi insandan insana bulaşmaya başlamıştı.

Sevmeden; seviyorum demek gibi çok kolay kullanılmaya başlamıştı aşk, sevgi kelimeleri, cümleleri. Birine sahip olmak ve kalbindeki yaralardan kurutulmak için daha çok kullanıldı canım, bitanem, aşkım, seni seviyorum kelimeleri.  Ağızda bir sakızdı sanki ya da ikinci el tezgâhlarında satılan eski eşyalar gibiydi aşk. İnsanlar bu sahteliği biliyordu, fakat gerçekçi olmasa dahi bu cümleleri duymaktan büyük bir zevk alıyordu. O kadar umursamaz olmuştu ki insanlar, aşka, sevgiye inanları bile kendilerine benzetmişlerdi. Onlarda kalp hırsızıydı artık.

Ben onlar gibi değildim, onlar gibi olmayacaktım. Kalbimde o yarayı kapatmak için uğraşmayacaktım. O yara bir parçamdı benim artık. Onu hatırlatan tek şeyden kurtulmak….

Hhhhııııııhhh !…. kalbimi iğne deliğinden dışarı çekmek gibi bir şeydi bu !

O benle eski aşkın ateşini söndürmeye çalışmıştı ve başarılı olmuştu. Arkasında yarasının her bir zerresinde aşkını bırakıp, kalp hırsızlığına devam etmişti. Kalp hırsızlarının inanışına göre aşk yoktu ve olmayan bir şey için üzülmeye değmezdi, eğlenceli vakit geçirmek her şeyden önemliydi.

Siyah saçı ve o simsiyah saçına zıt olan beyaz teni, ela gözleri ile bu Dünya’dan biri değildi sanki. Kahkahalar eşliğinde arkadaşları ile şakalaşıyor, gülerken gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Beni gördüğünde kısa bir anlığına bakıp, tanımıyormuş gibi gözlerini benden kaçırıyor ve bir yabancı gibi yanımdan geçip gidiyordu. Ve kalbimdeki yine o acı verici his!

Sokak ortasında bir müddet cansız bir nesneymiş gibi duruyordum. İnsanlar bana sokak ortasında yürümelerini engellediğim için kızıyor, kimisi omzuma hızla vurup sendelememe neden oluyor kimisi sinirli bir şekilde dönüp yüzüme bakıyordu. Bir müddet sonra sokaktaki alışveriş yapan, gülüşen insanların ve ağlayan küçük çocukların sesi beynimde uğultu halini almıştı. Hiçbir konuşma sohbeti duymuyor anlamsız binlerce kelime öbeği beynimde uğulduyordu, sonra cansız bir nesne olmaktan vazgeçip var gücümle eve koşmuştum.  Bedenimi boylu boyunca yatağıma atıp saatlerce ağlamıştım. Uzun bir müddet yatağın karşısındaki aynaya bakarak kendimi süzdüm. Kızıl saçlı, solgun benizli, çilleri olan çirkin bir kızdım işte. Yüzümü güzelleştiren tek şey yeşil gözlerimdi  İnu adını vermişti hiç görmediğim, tanımadığım annem. Buradaki inanışa göre kokusuyla insanları büyüleyen kırmızı efsanevi bir çiçekti, İnu. Sırf saçımın kızıllığı yüzünden hak etmediğim bu güzel efsanevi çiçeğin adını almıştım.

Kırpık, kısık, şirin miyavlama sesiyle yatağıma atlayıp kucağıma yatmıştı.  Sokakta bir kaza mı yoksa insanların işkencesi sonucu mu bilmiyorum, tüylü kuyruğunun büyük bir kısmı kesilmişti.  Kuyruğunun kesik kısmı bir fırça gibi duruyordu.  O yüzden kırpık adını vermiştim ona.  Gri renkte tüyü ile sahibinden çirkinlikte pekte aşağı kalır yanı yoktu, onu güzelleştiren şey ise o şirin kısık miyavlama sesiydi.  Bir süre kırpıkla kendimi aynada süzdükten sonra, kararan gökyüzüne başımı çevirip yıldızları izledim.
Gri tüylerini okşadığım kırpık. Tuhaf mırıltılar çıkartarak dizimde uyuyordu.

Kırpık!

Adını her seslendiğimde kulağı dikleşir, kırpık kuyruğunu sallardı. Bu da seslendiğimi duyduğunun işareti oluyordu.

Kırpık, keşke insanların bir kez sevme hakkı olsa. Keşke içinde sevgi hislerini taşımayan insanların ağzından sevgi kelimeleri çıkamasa, çıkmasını engelleyen bir sihirli güç olsa, ne güzel olurdu değil mi?

Devamı sonra…..



 Sahipsiz Cümleler

18 Mart 2013

Turuncu Gül


Çaldın kapımı
Tık tık tık!
Kim o dedim! Sen sustun, Konuştum, konuştum, konuştum… sen sustun!
Kim var orada, sen misin, neden ses vermiyorsun dedikçe sustun!
Ben konuştukça sen kendi yalnızlığına kaçıyordun sanki.
Sanki benimle konuşmamın en iyisi olduğuna karar vermiştin, benim fikrimi sormadan.
Sonra ürkek ve titreyen ellerimle açtım kapıyı.
Sendin biliyordum, hoş geldin dedim. Sen yine sustun!
Sanki ilahi bir güç kilit vurmuştu dudaklarına. Konuşma yetini almıştı senin.
Benimle konuşmayacaksan neden geldin dedim, sen yine sustun!
Sonra gözyaşların güllerdeki katre gibi yanaklarına düzüldü tek tek…
Boynuma atıldın konuşmuyordun, ağlıyordun sadece…
Neyin var, neden korkuyorsun, benden neden kaçıyorsun dedim!
Gözlerime baktın tekrar boynuma atılıp ağladın, ağladın yine sustun…
Gözyaşlarınla konuşuyordun benimle, anladım üzülme, böyle olması gerekse dedim.
Hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladın. Gözlerindeki yağmur fırtınaya dönüşmüştü birden…
Uzun bir müddet gözündeki damlacıklarla konuştun benle…
İlginçtir ama ağlaman yağmur gibi rahatlatıyordu beni..
Güzel bir melodi bırakıyordu kulağımda…
Gözlerimi  kapatıp gözlerindeki yağmurun sesini dinliyordum.
Sen de gözlerini kapatıp kollarımda gözündeki yağmuru döküyordun.
Ağlamıyordum, soğuk kanlıydım ama sanki bir iğne deliğinden kalbimi dışarı çekiyorlar gibi tuhaf bir acı hissediyordum.
Gözü mü açtım. Bin bir renkte çiçeklerin arasındaydık.
Sen hayatında hiç turuncu gül gördün mü? 
Üzerine sim atılmış gibi parlıyor güller… bak dedim ne güzel yerdeyiz…
Sustun.. ağlamayı bırakıp gözünü açtın.
Turuncu güller şaşırtmamıştı seni. Büyülenmiş gibi bana bakıyordun.
Toprak gibi kokuyorsun dedin.. . sustun sustun.. sonra ilk cümlen bu oldu.
Gözlerime tomurcuklar birikti.
Sen de… sen de… sen.. yağmur gibi kokuyorsun diye bildim.
Böyle kokmam için sana ihtiyacım var dedim…
Benim de sana ihtiyacım var! dedin.
Bir bütün olduğumuzun sonunda farkına varmıştık.
Boynuma atıldın yine..yağmurunu bırakmaya başladın toprağıma…
Seni seviyorum… Seni seviyorum…

Sahipsiz Cümleler