31 Temmuz 2013

Küçük Prensim


Ev ve iş yeri arasında geçiyordu günlerim. Sabah yedide kalıyordum, kahvaltımı yapıp yedi buçukta evden çıkıyordum. İş yerine girdiğimde merdivenleri silen temizlik görevlisiyle karşılaşırdım her sabah, aynı saatte, aynı yerde. Kapıdan içeri adım atar atmaz temizlikçi kadın gülümser, ben de günaydın diyerek karşılık verirdim. Ama adını bilmezdim temizlikçi kadının, doğrusunu söylerseniz pekte merak etmezdim. Öyle tembelleşmiştim ki faturalarım için elektronik ödeme talimatı vermiştim. Böylece fatura ödemek için zaman kaybetmeyecektim. Modern insan için zaman çok önemliydi çünkü. Bu fatura ödemeden artan vakitte daha çok projelerimle uğraşacak, televizyon izleyecek evimde daha çok vakit geçirecektim. Yalnız mutsuzdum bir şeyler eksikti hayatımda. Birçok insanın göremeyeceği maddi olanağım vardı, arabam, kendime ait bir dairem vardı. Ama ne için kazanıyordum ben bu parayı eve gelip televizyon izlemek için mi?

Monoton bir günün sonuna daha gelmiştim. Bilgisayarımı kapattım, çantama yerleştirdim ve dosyalarımı yerlerine yerleştirdim. Günlerim bir önceki günün tekrarı gibiydi, sanki programlanmış bir robottum. Belirli görevler verilmişti bana bunları istisnasız düzenli ve aynı şekilde yerine getirmeliydim. Arabama binecektim, her zamanki uğradığım fırından ekmeği alacaktım. Apartmanın karanlık koridorundaki harekete duyarlı ışığın yanması için saçma sapan hareketler yapacaktım. Eve gidip yemeğimi yedikten sonra biraz televizyon izleyip uyuyacaktım.

Arabama doğru yöneldiğimde küçük bir çocuğun beni beklediğini gördüm. Kahverengi saçları, ela gözleri vücuduna göre küçük, tombul parmakları vardı. Tombul elleri ile bana bakarak sıkıca bir şey tutuyordu elinde. Gülümseyerek saçını okşadım, elinde tuttuğu bir kitaptı. Kitabı ellerime bırakıp hiçbir şey demeden gitmişti. Arkasından seslenecek olsam da elime tutuşturduğu kitabı merak ettim. Çocukların okuduğu bir hikâye kitabıydı bu

Kitabın adı “Küçük Prens’ti” Küçük bir prens tutuşturmuştu bu kitabı elime. Gülümsemeye başlamıştım arabada, diğer araçlardaki sürücüler kahkahalarıma şaşkın şaşkın arabalarından bakıyorlardı. Endişeli bakışlarından aklımı kaçırmış olduğum düşüncesi rahatlıkla okunabiliyordu. 

Eve ilk girdiğimde çantamı bir köşeye atıp hikâye kitabını incelemek oldu.
-Bakalım küçük prens bana nasıl kitap hediye etmiş.

Rastgele bir sayfayı açmıştım. İşim gücüm yok küçük bir çocuğun elime tutuşturduğu hikâye kitabını okuyamazdım. Çünkü daha önemli işlerim vardı, yapılması gereken projeler, SPSS programına girilmesi gereken veriler… Açtığım sayfada gözüme kestirdiğim ilk paragrafı hızlıca okuyordum. Yalnız gülümsemem yerini afallamaya bırakmıştı. Kitabın rastgele açtığım sayfasında şunlar yazıyordu:

“ Büyükler sayılardan hoşlanır. Onlara yeni bir dostunuzdan söz açtınız mı, hiçbir zaman size önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: " Sesi nasıl? Hangi oyunu sever? Kelebek toplar mı?" diye sormazlar. "Kaç yaşındadır? Kaç kardeşi var? Kaç kilodur? Babası kaç para kazanır?" diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanırlar onu. Büyüklere: "Pembe kiremitten bir ev gördüm, pencerelerinden sardunyalar, damında güvercinler vardı" derseniz, o evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara: "Yüz bin franklık bir ev gördüm" demeniz gerek. O zaman: "Aman ne güzel!" diye bağırırlar. Ama bizlere, hayatı anlayan bizlere numaralar vız gelir.”

Şaşkınlık içinde başka sayfayı açtım. Bana verilmek istenen mesajlarla doluydu bu kitap. Nasıl çocuk hikâyesi bu diye şaşkın şakın sayfaları çeviriyordum.

“ - Her şeyi birbirine karıştırıyorsun... Kafan darmadağın...
- Ben bir gezegen bilirim, içinde al yanaklı bir bay oturur. Ömründe bir çiçek koklamamış, bir yıldıza bakmamıştır. Hiç, hiç kimseyi sevmemiştir. Yalnız toplamalar yapar. O da senin gibi sabahtan akşama kadar: " Ben ciddi bir adamım, ciddi bir adamım" der durur. Çok da övünür. Ama adam değil ki o, mantardır.”

Bir sayfa daha,

“ Su satan adama sordu prens. Peki, bunları niçin satıyorsunuz?”
-Çünkü bu, insanlara çok vakit kazandırıyor. Uzmanlar bunun araştırmasını yaptılar. Haftada tam elli üç dakika kazanıyorsun.
-Peki bu elli üç dakikada ne yapıyorlar?
-Canları ne isterse.
-Eğer elli üç dakikam olsaydı, dedi küçük prens, “bir su pınarına doğru ağır ağır yürürdüm.”

Elimden hışımla kitabı bırakmıştım. Çevremdeki insanların yüzüme söyleyemedikleri cümlelerle doluydu bu kitap. 

Devamı Sonra....
Sahipsiz Cümleler


Not: Eski yazılarımı arada hatırlatacağım. 

26 Temmuz 2013

Ben Bir Okul Uydurdum




Çok öğretmen değişikliği yaşadım ben. Farklı farklı öğretmenler gördüm. Kimisi sadece metini okutup, öğrencilerinin yüzüne bile bakmadan, sürekli suratı asık olan öğretmendi. Kimisi hadi resim dersini dışarıda yapalım diyen öğretmen. Kimisi mavi tavşan mı olur diyen çocuksu hayalimi sınırlandıran kimisi ise pembe bulutlar ne güzel diye hayalime ortak olan öğretmen. O zaman anlamazdım, ama şimdi çok iyi anlıyorum büyümek ve yaşlanmanın aynı şey olmadığını. " Her insan yaşlanır ama her insan büyür mü?" Büyümek kendini sürekli geliştirmek, hata yapmak, mutlu olmak, öğrenmek. Gerekirse öğrencileri ile birlikte. Kendine hiç bir şey katmadan sadece yaşlanmak olur ötekisi. Yeni uğraşlar katabilmeli, yeni şeyler öğrenmeli insan.

Ülkemizdeki temel sorunun altında da bu var. Büyümeden yaşlanmak. Karnını doyuracak, yaşamını idame ettirecek bir işe girmeyi yeterli görüyor insanlar. Geçmişimde ki çoğu öğretmenime bu yüzden kızmıyorum. Çünkü mesleklerini sevmiyordu onlar. Aileleri o dönem kesin iş garantisi verdiği için bu mesleği seçmesini kararlaştırmışlardı sadece o. Belki kendisi de öyle düşünmüştü, ressam olursam geçinemem ki, öğretmenliği seçmem en iyisi demişti belki de. Sonra ömür boyu öğrencilerin karşısında büyümeyen yaşlanan bir öğretmen.

Yeni bir şeylerle uğraşırken mesela çizimimi geliştirmeye çalışırken, kitap okurken. Çoğu insandan hep aynı tepkiyi alıyorum. " Ne işine yarayacak ki " Bu cümleyi duyduğumda sinirleniyorum insanlara bir yandan da acıyorum kendilerine. Sinirleniyorum ne kadar çıkarcı olduklarını gördüğüm için acıyorum mutlu olmadıkları için.

Çıkarcı bir eğitimle yetiştiriliyoruz maalesef. İlk önce ailemiz baş rol oynuyor bunda. O küçücük bedene ağır, kendi yüklerini yükleyen anne babalar. Sonra okul giriyor devreye fen, matematikle ilgilenin zeki, resim, müzikle ilgilenin aptal olduğunun düşünüldüğü bir eğitim. Kimse diline getirmez ama herkes bilir bu saçma gerçeği.

Nasıl bir eğitimimiz var, eğitim adına ne yapıldı ülkemizde. Eğitim insanın kendini geliştirdiği bir mekan değilde yarış pistiydi sanki. Daha iyi olabilmek için sınavlarda önümüze koydukları yuvarlak kutuları doğru doldurmak yeterliydi. O yüzden beden, resim, müzik hatta sosyal alan derslerinin hepsi gereksiz bilgilerdi. Matematik, geometri, fen dersleri iyi bir şekilde öğrenilmeliydi. İkinci dereceden denklem, Trigonometri, Tümevarım, Limit, analitik geometri.... Matematiğin ikinci, üçüncü dereceden denklemleri vardı da peki hayattaki üçüncü derecedeki denklemler. Limitini de alabilir miyiz hayatın ya da sınavlarla çocukluğu, gençliği kaybolan neslimizin.

Soruyorum bu kadar çok sayısal ders görüp de teknolojik olarak hiç bir şey üretemeyen bir ülke var mıdır? Amacınız bu değil miydi, böyle eğitim verirken. Demek ortada büyük bir yanlış var. Sayısal derslere ilgisi olmayan sırf iyi bölümlere gidebilmek için ezberci gençlerle dolu çünkü. Ben burada gençlere kızmıyorum çünkü aileler ve okul bizi, toplumumuzu bu hale getiriyor. Şu ana kadar eğitim için ne yapıldı ülkemizde. Sınavların ismini değiştirmek eğitim adına yapılan büyük bir yenilikmiş gibi sunuldu insanlara. İlk kısımları değişen sonu hep S harfi olarak kalan sınavlar. Sonrası duygularını, düşüncelerini ifade edemeyen, ideolojilerle şekillenmiş, üretemeyen, ezberci, mutsuz insanlar.

Bu konu hakkında o kadar yazacak çok şeyim var ki. Sizi de yormak istemiyorum. Durduk yere nereden girdin bu konuya Anarşi diyebilirsiniz. Hani size Ekime kadar okumam gereken kitap listesinden bahsetmiştim. İlk kitabımı dün bitirdim. Dört günde bitti ama bu da benim için büyük bir başarı. Yedi güne yaymam gerekiyordu kitabı. Kitap bu kadar güzel olunca biraz zor bırakıyor insan elinden. Bir günde bitirmemek için kendimi zor tuttuğum bir kitap. Dili oldukça sade ve arada karikatürlerle renklendirilmiş bir kitap.

Okuduğum kitabın adı BEN BİR OKUL UYDURDUM. Kitabın bir tane yazarı yok. Eğitimle ilgili olması gereken şeyler hakkında fikirleri olan emek harcayan insanların yazısı ile dolu kitap. Editörü Ayhan Ural. Yazımdan kitabın içeriğini anlamışsınızdır. Benim bu yazım gibi birçok güzel yazı mevcut kitapta. En çok dikkat çeken bölümler ise nasıl bir eğitim olmalı hayali. Ama şimdilik hayal diyorum ben. Nasıl bir eğitim hayal ettiklerinin bir kısmından bahsetmek istiyorum.

Sınavların kaldırılması. Böylece eğitimin yarış olarak görülmekten çıkması.
Bahçesinde arabaların olduğu bir okul değilde ağaçlarla, çiçeklerle bezeli bahçeleri olmalı okulların.
Temel dersler dışında okulun ders havuzu olmalı ve öğrenciler istediği dersleri seçmeli. Böylece kendi becerilerine ve yeteneklerine uygun bilgileri öğrenen gençler ve tüketmeyen, üreten gençler çıkacaktır eminim. Ve okul bir hapishane olarak görülmekten çıkacaktır.
Sınav yerine peki ne gelmeli ilkokuldan başlayarak öğrencinin yaptıklarının rapor olarak tutulması ve öğretmenlerinin öğrencisini hangi konuda iyi olduğunu tespit edip. Önüne birkaç seçenek sunması ve kendisinin seçmesini sağlaması.
Okullarda müzik, resim, drama odalarının olması. Evcil hayvanların yetiştirildiği kısımların olması.
Sınıf mevcudu sayısı düşürülmeli. En fazla yirmi. Ki kuzenimin sınıfından biliyorum 60 öğrenci var bir sınıfta. Gerisini siz düşünün.
Okulun boyalarının renklerinin güzelleştirilmesi.....

Bunlar gibi binlerce güzel fikirlerle dolu kitap. Ben bir de bütün bunların başında önemli olan en büyük maddeyi eklemeyi düşünüyorum. Ülkemizde bütün hükumetler eğitim konusunda yanlış politika izledi hala izlemekte. Eğitim birçok üniversite yapıp umut tacirliği yapmak değildir. Bu ülke de bir genç mezun olduğu zaman iş bulma kaygısı yaşamadığı zaman kendi yeteneklerine ve zevklerine uygun mesleği seçecektir. İlk önce bu sorunun giderilmesi lazım.

Bu konuda yazacak şey bitmez. Şu önemli noktayı da ekleyeyim. Eğitimle ilgili ilginç fikirlerini, şunu da yapmalıyız diye fikirleriniz olursa. Kitabın editörü mail adresini de vermiş. Ona ulaşın olur mu? . Bir kitabın hayal olarak kalmaması için elimizden geleni yapalım.

ayhanural@hotmail.com

Bu toplumda eğitim değişirse, güzelleşirse her şey değişecek eminim. Müslümanlığın gereği değil midir üretmek, çalışmak. Biz Batı'nın ürettiği şeyleri tüketmek ve taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz ne yazık ki. Son olarak bir şey eklemek istiyorum, belki hani okumaya üşenen insanlar olabilir çevremizde. Bu yazı ne işime yarayacak ki mantığındaki insanlar. En son şunu ekleyim büyük harflerle yazımı okumazsa matamatiksel özetimi anlar belki.

EŞEK = YER, İÇER+ UYUR+ ÜRER+ ÇALIŞIR

İNSAN = YER, İÇER+ UYUR+ ÜRER+ ÇALIŞIR+  SOSYALLİK

İNSAN = EŞEK + SOSYALLİK

İNSAN - SOSYALLİK = EŞEK

AÇIKLAMASI ÜRETMEYEN, KENDİNİ GELİŞTİRMEYEN İNSAN PARA KAZANMAK İÇİN ÇALIŞAN EŞEKTİR.

( Sosyalliğin yerine daha uygun bir kelime bulamadım, sizin öneriniz olabilir. sosyallikten kastım üreten, kendini kültürel, sosyal anlamda geliştiren.... kişiyi kastetmek istedim.)

"Görüştüğümüz zaman görüşürüz"

Sahipsiz Cümleler

22 Temmuz 2013

Anarşik Çorba

Çorba hastası Anarşi geldiiiiii! Size çorba tarifi verecek. Nereden çıktı bu çorba demeyin. Zira blogumun kendisi çorba. Aklıma ne eserse paylaştığım için tarhana çorbasını geçti. Fotoğraf makinem sizlere ömür, çekiyor ama çok kötü görüntü ortaya çıkıyor. Ben de imreniyorum insanların yaptıkları yemekleri paylaşmasından dün patatesli çorba yaptım, yine kendi kafamdan uydurarak, bilmiyorum belki tarifler vardır. Süper oldu valla kendim yaptım diye demiyorum. Bir çorba bu kadar mı güzel olur bu kadar mı hehehehehe....Ama ben kabaklı, havuçlu çorbamın tarifini vereceğim size en sevdiğim çorba üç gün üst üste içip bıkmadığım tek çorba. Hem besin değeri de yüksek. Neyse Anarşi mutfakta, kendi kafasına göre oluşturduğu çorbasıyla karşınızdaaaa! Önce Anarşik Çorbanın malzemelerine bakalım.

Benden ölçü falan beklemeyin. Süzme yoğurdu kafama göre katarım, miktarını kendim belirlerim. Sizin elinizin ayarı yoksa ben ne yapayım alla alla. Şurada çorba tarifi veriyoruz daha yaranamıyoruz. Yapılışını mı? tamam be çatlama anlatıyoruz.

Önce bir çaydanlığa su koyun. Ocağın üzerine bırakın o kendi başına takılsın orada. Isınınca ses çıkartır zaten. Sonra büyük bir tabak alın kabaklarınızı gaffur pijaması gibi soyun. Sonra rendenin büyük dişli kısmıyla rendeleyin. Aynı işlemi havuca uygulayın ikisini farklı tabaklara rendeleyin yalnız. Onları da kendi haline bırakın, soğanı küçük küçük küp küp doğrayın.

Su ısınmış çek onu bakayım bir köşeye. O ateşin yerine bir tencere koyuyoruz. Biraz yağ döküyoruz sonra ilk önce soğanımızı kavuruyoruz, sonra havucu atıp onu kavuruyoruz. Biraz ölsün havuç. Öldüğünü nereden mi anlayacağız. Dilini çıkartır o dışarıya hehehehe....Rengi azıcık solar solaaaar.

Haah işte öyle olduğunda kabağımızı da atıyoruz yağda azıcık kavuruyoruz, onu fazla kavurmaya gerek yok. Sonra ısıttığımız sudan üzerlerine ekliyoruz. Çok su eklemeyin. Ölçü yok yine elinizin, gözünüzün ayarı olsun! Öğrenin ölçü ölçü nereye kadar. Sonra ölçüsü neydi ya, tüh defterimde yanımda yok diye kara kara düşün. Karıştırdığınızda sebze tanecikleri suyun içinde kaybolmasın ve kaşığa aldığınızda sebze ve su yarı ağırlıkta geliyorsa suyunu iyi ayarladınız. Sebzeler tencere pişerken.



Bir kaseye 3-4 kaşık dolu dolu süzme yoğurt bir kaşıkta taze yoğurt ekleyip özüyoruz. Biraz suyla kıvamını açıyoruz. Yalnız ayran gibi yapmayın, sıcak sebzelerin içine dökerken zaten sulandıracağız ki yoğurdumuz kesilmesin. Yani kıvamı taze yoğurt gibi olacak. Sonra içine bir yemek kaşığı dolu dolu un atın. Bir tane de yumurta sarısı, beyazını katmayın. Karıştırın yoğurdunuzu.

Arada sebzeleri kontrol edin yumuşadığını gördüğünüzde. Az önce hazırladığımız yoğurdumuzun içine çaydanlıktaki kalan sıcak sudan yavaş yavaş ekleyin. Eğer baktınız Tüh tühhh! çorbanın suyunu baştan çok kattık ya diye üzülüyorsanız. Hiç üzülmeyin Anarşik çorbada çareler tükenmez. O zaman çaydanlıktan değilde, çorbadan yoğurta katarak özediğiniz yoğurdu ılıtın. Sonra yoğurdu yavaş yavaş bir yandan da kaşıkla çorbayı karıştırarak dökün. Çorba kaynayana kadar karıştırın. Karıştırmayı bırakmayın sonra çorbanın yoğurdu kesilir. Tuz falanda atmayın en son o. Yok efendim sonra çorba niye olmadı. Anarşik Çorbanın tadı kötüymüş. Yapama! sonra beceriksizliğini çorbama at.


Kaynadıktan sonra çorbayı ocağınızın bir köşesine alın. Küçük bir tavada nane, pul biber ve tuz karışımını yağda yakmadan birbirine karıştırın. Ve en güzel noktaya geldik, sonra nane, tuz, pul biber karışımını çorbanızın üstünde gezdirin. Kaşıkla şöyle bir iki kez karıştırın. Tadına bakın. Çok güzel olmuş değil mi? Mis missss!

Veeee Anarşik Çorbamız hazııırrr!
Afiyet olsuuuuuun, yapacaklara tabi.

Sahipsiz Cümleler


21 Temmuz 2013

Kitap Kurdu

Öyle sürekli elinde kitap gezdiren şu zamana kadar şu kadar kitap okumalıyım diyen biri değilim. Bu okumadığım anlamına da gelmez biraz kendime eziyet yapan bir yapım var. Bir haftada üç kitabı okuyacak kadar uç noktalarım var. Oldum olası böyleydim ben bu huyumu bir düzene sokamadım. Her hafta bir kitap okunsa gayet güzel bir davranış ama gel gelelim bana eğer bir de sevdiğim bir kitapsa yemek, uyku, su ve arkadaşlar unutulur. Bir hafta sesim çıkmaz insanlar meraka kapılır. Ne yapıyorsun ya sesin çıkmıyor. Öldün mü ne yaptın.

- Kitap okuyorum! rahatsız etmeyin beni.

İki gündür bloglarda bir etkinlik görüyorum. Pinuccia (TIK) Okuma Şenliği etkinliğini başlatmış.Kendisini de yeni tanıyorum daha. Yeni takibe aldım. Çok güzel bir etkinlik olmuş. Şimdi burada etkinliği uzunca anlatmayım. Seçtiğim kitaplardan etkinliğin nasıl bir içeriğe sahip olduğunu anlarsınız. Ben bu etkinliğe katılmayacağım iki nedenim var. Birincisi kitap okuma sanki yarış gibi forma bürünmüş, kitap okumak için güzel bir etkinlik olacak ama ister istemez insanlar yarışacak. İkincisi işin içine yarış girerse Üç ay süre verilmiş kitaplara hemen bitirmek için harıl harıl kitap okuyacağım kesin. O yüzden benim için hem de diğer arkadaşlar için sakıncalı Hehehehe.

Peki kızım sen salak mısın, etkinliğe katılamayacaksında neden liste oluşturdun, diyorsunuz değil mi? Liste oluşturdum çünkü 3 ay süre içerisinde 12 kitap her haftaya bir kitap okunarak bitecek. Hiç olmazsa böylece kendimi yormadan başka işlerime de vakit ayırarak haftada bir kitap okuma alışkanlığını kazanırım diye düşündüm.

Şimdi bakalım benim kitap listem de ne var:



Kuralların hepsini boş verip canının istediğini okuyan 5 puan.
Ben Bir Okul Uydurdum - Ayhan Ural

Genel kural en az 200 sayfalık kitap okumak olsa da 150 sayfadan az kitap okuyanlara 5 puan
Etekli İktidar- Sinan Akyüz

Okuduğu kitabın adında renk olanlara 10 puan
Siyah Süt- Elif Şafak

Bir serinin ilk kitabı dışındaki bir kitabı okuyanlara 10 puan
..... bunda kararsız kaldım sonra buraya ekleyeceğim. Alacakaranlık, Açlık oyunları serisinin hepsini okudum. Ejderha dövmeli kız ve Taht oyunları arasında kaldım.

Kendisi dışında herkesin bu kitabı okuduğunu düşünüp sonunda o kitabı kendisi de okuyanlara 15 puan.
Bu kitabın ismini bloglar da o kadar çok duydum ki okumam gerekiyor diyordum zaten.
Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali

Yasaklanmış kitap okuyanlara 15 puan.
Fahrenheint 451- Ray Bradbury

Esas mesleği yazarlık olmayan bir kişinin yazdığı kitabı okuyanlara 20 puan.
Sivil Örümceğin Ağında- Mustafa Yıldırım

Türü kurgu olmayan kitap okuyanlara 20 puan.
Git Kendini Çok Sevdirmeden- Tuna Kiremitçi

Hiç görmediğin bir ülke de olayın geçtiği bir kitap okuyanlara 20 puan.
Bir Çift Yürek- Marlo Morgan

400 sayfadan fazla kitap okuyanlara 25 puan.
Oltadaki Balık Türkiye- M. Emin Değer (526 s.)

Romanın yazarının ya da karakteriyle aynı adı ve soyadı taşıyanlara 25 puan.
Bulamadım. :( Yardım edersiniz artık bana. Özlem isminde yazar yok mu ya. Türkiye de sokakta Özleeeem! diye bağırsan beş kişiden üçü bakar kesin. Kardeşim sormazlar mı Özlem adında neden roman karakterin yok diye.

Kendi doğum yılında ölen ya da doğan yazarın kitabını okuyana 30 puan.
İki kişi buldum çık!! Hikaye tarzında kısalar ve beğenmedim ya. Bu küstahlık olarak anlaşılmasın. Bu listeyi bozacak bir şey ekleyemem bu kategoriye. Maden katılmıyorum on ikiyi tamamlamak adına kendim bir kategori oluşturuyorum. Alternatif kategorim şöyle.
Ölüm dışında yazarlığı bırakmış yazarın kitabını okuyan 30 puan.
Çavdar Tarlasında Çocuklar- J.D.Salinger.

İşte benim kitap listemde böyle. Okudukça bu kitapların tanıtımını yapacağım size. Ben bu şenliğin adını Kitap Kurdu şenliği koyardım yerlerinde olsam. Kim kitap kurdu olacak bakalım. Yazının içerisinde linki vermiştim ama şenliğe buradan katılabilirsiniz:

TIK !

Sahipsiz Cümleler


16 Temmuz 2013

Pirinçli Omlet

Uzun zamandır anime, Uzak doğu filmlerinden bahsetmiyorum. Farklılık olsun belki sizin de konusu hoşunuza gider izlemeye karar verirsiniz. Bu sefer diziden bahsedeceğim, 20 bölümden oluşuyor kendisi. İlk defa Uzak doğu dizisi izliyorum sonuna kadar.  Dizinin adı Rooftop Prince, Türkçe adı Atik Prens bir de Çatı Katı Prensi.

Dizinin konusu şöyle şaşkın kızımızın başına bela olan uzaydan gelen dört çatlak. İşten çıkmışsınız evinize yorgun, bitkin halde geliyorsunuz. Eve girdiğinizde her şey normal sonra bir bakıyorsunuz ki karşınızda tuhaf kıyafetleri ile elinde kılıcı ile dört tane erkek salonun ortasında beliriveriyor. Ne yaparsın salonunda dört çatlağı görünce şaşkın kızımız şok oluyor ama dört çatlak kızımızdan daha şaşkın. Uzaylı dediğime bakmayın bu dört çatlak 300 yıl öncesinden geliyorlar. 300 yıl önce veliaht prenses ölü olarak bulunur. Prens bu ölümün ardındaki sırrı, topladığı üç yetenekli adamla araştırmaya başlıyor, Ancak birden kendilerini 300 yıl sonrası yani 2012 yılında buluyorlar. Sonrası olaylar olaylar….




Otobüse binerken ayakkabılarını çıkardıkları sahne süperdi. :) :)

Bazen tuhaf düşüncelerim vardır. Böyle bir şeyin olması mümkün değil ama geçmişten insanlar gelseydi. Şehirleri, arabaları, evleri, televizyonu hadi onu geçtim ışıkları görünce ne yaparlardı acaba diye düşünürdüm, hatta yorum yapıp kahkahalarla gülerdik.  Dizinin senaristi benim kafadanmış. Oturup da burada size diziyi anlatmayacağım konu ilginizi çektiyse izlersiniz. Ekleyeceğim şey şu Prense yavrııım acıdım hehehehe…. Senin elin sıcak sudan soğuk suya girmesin. Sonra markete gir bana oradan şunu ver ben Prensim de… millette sana gülsün, dalga geçsin. Prensinliğini kimse umursamasın bu Dünya da. Günümüzde para geçer prens parasızsan Prensliğine falan bakmazlar. İlk bölümleri oldukça komikti, en çok ikinci bölüm güldürdü beni.  Aşkta var aşk, aşksız olur mu? Olumsuz eleştirim ise illa 20 bölüm yapacağız diye dizinin son kısımlarını sündürebildikleri kadar sündürmüşler. Ya elinde yeterince kanıt var yuh ne bekliyor bu yaaa! Dediğim oldu.
Bir de dizi izlerken dikkatimi çeken üç nokta oldu pirinçli omlet, kafeteryalardaki çağrı cihazı ve doğum günü pastası butikleri. Dizi izlerken ilginç şeylerde öğreniyorsunuz ülkenin kültürü ve teknolojik farklıkları hakkında. Mesela şu kafeteryalardaki çağrı cihazına biri elini atsın ya bizim ülkeye acil böyle bir şey lazım.

Şimdi kafeteryaya, kahveye girdiğinizde içeceğinizi kendiniz sipariş ediyorsunuz ve cihazınızı alıp oturuyorsunuz yerinize. Tanımlı cihaz mesela 3 numaralı cihaz, telefonun titreşimi gibi ses çıkartıyor. Bu 3 numara siparişin hazır gel demek. Ne güzel değil mi? Bu neden dikkatimi çekti. Sakarya da Üniversite de yemeğimi sipariş verirdim, kalabalık olduğu için beklemek zorundasın. Bir de sizin hazırlattığınızdan birçok kişi hazırlatabilir. Sizden sonra gelip yemeğinizi alma ihtimali var. Başında kedi gibi dikil dur. Oturmazsanız büyük bir ihtimalle ayakta yeme ihtimali var. Bu cihaz birçok yere uygulanabilir. Çabuk biri el atsın şuna....

Doğum günü pasta butikleri ise şöyle bizim bir yakınımızın doğum günü olduğunda şu pastayı ver diye çıktığımız bir yer değil. Birçok masa var. Kek, krema, süslemek için şeker hamurları birçok şey hazır, yalnız pastayı şekillendirecek olan kişi sizsiniz. Masanıza oturuyorsunuz pastanızı yapıyorsunuz. Ne güzel değil mi? Hazır satın almaktansa sizin ellerinizden çıkmış, sizin hayalinizle şekillenmiş bir pastayı götürmek daha güzel. 

Şimdi benim en çok hoşuma giden şeye geldik. Pirinçli omlet. O kadar imrendirdiler ki beni dizi de pirinçli omlet pirinçli omlet. Araştırdım nasıl yapılırmış dedim onu da öğrendim. İşte görsellerle anlatımı.


Bezelyesini, pirincini haşlıyorsunuz.

Sonra bezelye, pirinç, soğan ekstradan farklı bir sebze ekleyip çıkartabilirsiniz. İşte karşınızda pirinçli omlet.


Öfff canım çekti.  İşte yemekli, aşklı, komik, fantastik, romantik bir dizi işte. Görüşmek üzereeee!

Sahipsiz Cümleler



10 Temmuz 2013

Kavun

Kadın ve erkek farklılığı üzerine ne çok şey okuduk, duyduk. Fiziksel farklılıklarından, psikolojik farklılıklarına hatta zekalarına kadar. Ben ise sadece bir farklılık üzerinde duracağım kadın ve erkeğin beyin yapısındaki farka. Bence kadın ve erkek davranışlarının altında da bu neden yatıyor. Tabiki de kültürel, sosyal faktörlerde duygu ve davranış üzerinde belirleyici noktaları vardır, fakat kadın ve erkek davranışlarını gözlemlediğimizde benzer davranışların sergilenmesi beyin yapısının önemini bir kez daha ortaya çıkartıyor. Yok yok öyle bilimsel bir açıklama yapmayacağım, işin içine espri, komiklik ve gerçekliği, yaşanmışlıkları katmadan anlatamazdım bu farklılığı. Hadi ilk önce kadın ve erkek beynin yapısı farklılığını tanıyalım.

 Erkek beyni duygusal ve mantıksal kısmı keskin bir çizgi ile ayrılmıştır. Sanırsın Çin Setti. Ya duygusal ya mantıksal. Kadın hakikaten karmaşık bir varlık. Bir olaya hem duygusal hem de mantıksal bakabiliyor. Bence bir mucize. Eğer erkek sol beynini kullanıyorsa, mantıklı düşünme havasındaysa hehehehe... en mantıksız şeyden bile mantık çıkarmaya çalışır. Ne kadar mantıksız ne kadar. Kadın öyle mi canım o olayın, sorunun her neyse onun mantık süzgecinden geçirip hııım duygusal bir çözüm bulmam lazım der saniyeler içerisinde. Erkek daha bu olayın, sorunun mantık aşamasındadır. Çarpar, toplar, böler sonunda mantıkla çözülemeyecek bir şey olduğunu anlar. Beyninin duygusal tarafına geçmeye çalışır, bu biraz zaman alır tabi beyninin arasına ördüğü Çin Setti'ni aşması lazım. Ooooo... o duygusal bakana kadar kadın çoktan kararını vermiştir, uygulamıştır bile hehehehehehe....

Şimdi bir de olur olmadık zaman da duygusal beyin kısmındalarsa ne söylerseniz söyleyin dinlemezler, duygusal moddadırlar çünkü.


İşte gördüğünüz gibi kız en yakın dostu ile arasındaki yaşananlardan bahsediyor. Beyimizin umurunda değil. Duygusal boyutta şu an. Ama kadın ne yapıyor, durumu anlayıp, erkeğin duygusal modda olduğunu kavrayıp o sihirli gücünü, mucizesini kullanıyor.


Gördüğünüz gibi. Tabi bu erkeği düşündüğü için mi yoksa lan duygusal halini yakaladık, bu fırsatı kaçırmamak lazım düşüncesi mi orası tartışılır. Bir de bu yaşananların tam tersini görelim.


Görüyor musunuz şu güzel kıza yaptığını. Kız seni seviyorum diyor, beyefendi geçiştiriyor. Oysa kız öyle mi yaptı, ağlamasını yarı da kesip ona sevgi dolu cümleler kurdu. Sonra uğraş dur gönlünü alacağım diye. Şimdi bu beyin yapısının farkını bilince kızamıyorsun da. Mantıksal beynini kullanıyor bu erkek ne yapacaksın.

Şimdi kadın ve erkek beyni arasındaki farkı anladınız mı? Hani iki tarafta şikayet eder ya kadınlar bizi anlamıyor erkekler bizi anlamıyor. Erkekler susun bakıyım, açmayın ağzınızı. Kadınları anlamıyorsunuz siz asıl. Neyse işin gıırgır tarafını geçelim de iyi ki kadın ve erkeğin beyin yapısı aynı değilmiş. Bence birbirlerini çok iyi dengeliyorlar. Düşünsenize biri mantıksal kısım biri duygusal beyin kısmın da olsun birbirlerini anlamak için çabaladıklarında mantıksal boyutta olan duygusal, duygusal boyutta olan mantıksal boyuta geçecekti. Hahahaha... yine karmaşa. Kadının beyni dengeyi sağlıyor işte. Ara da keşke erkek olsaydım dediğim olmuştur. Şimdi iyi ki kadın olmuşum diyorum ya. Sihirli, mucizevi bir beyin yapımız var, değil mi kızlar. Tamam tamam biraz hemcinsimi öveceğim tabi. Siz de iyi ki varsınız. Erkekler olmazsa bu hayat çekilmez olurdu ya hem biz kimi gıcık edeceğiz, kafasını karıştıracağız. Bu kadınlar çok karmaşık varlıklar dedirteceğiz, lazımsınız yani bize sizi sempatik, gıcık şeyler sizi! :D

Not: Başlığın yazıyla lakası yok evet aklıma bu yazıyı yazarken buz gibi, tatlı, sulu bir kavun geldi. Şimdi başlık mı arayım bi de alla alla. İşte kadın beyni bu bak yazı yazarken neler düşünüyorum Hahahahaha...

Sahipsiz Cümleler 

1 Temmuz 2013

Sessizlik

Filmi yeni bitirdim, ne hissettiklerimi hemen paylaşmak istedim. film hakkında ne desem az kalır. Birkaç dakikadır ben de ki etkisini anlamaya, tanımlamaya çalışıyorum…. Bulabildiğim tek şey üşüdüğüm! Bir de yaşanan olayların gerçek olması daha ürpertici. 2005 yılında Kore de İşitme Engelliler Okulunda tacize ve şiddete maruz kalan çocuklar. 



Hani Adalet Saraylarının kapılarında binalarda kocaman yazılar yazılır:

Adalet, eşitlik ve özgürlük

Adalet mülkün temelidir
.
Kötülüğü adaletle, iyiliği de iyilikle karşıla.

Adaletin olmadığı yerde ahlaktan bahsedilemez.

Şimdi gittiğim yerlerde karşılaştığım bu yazıların hiçbir anlamı yok. Daha doğrusu komik, ironik geliyor. Çünkü bu yazıların bir zerresi yok. Geçen hafta yaşanan 14 yaşındaki çocuğa taciz olayı ve şimdi erkek çocuğuna yapılan taciz ve bizim ülkemizde bu kişilere verilen ceza pardon verilmeyen cezalar....

Adalet üst tabakadaki insanların kendilerini korumak için uydurdukları bir şeydir.Filmi, Yaşanmış bu gerçeği konu alıyor kesinlikle izleyin.

"Mücadele etmemizin sebebi dünyayı değiştirmek için değil… Dünyanın bizi değiştirmesine izin vermemek için.."

Not:  2011 yılında filimle birlikte kapatılan dava tekrar gündeme gelmiştir.



Sahipsiz Cümleler