26 Ağustos 2013

Gök Kuşağının Renkleri

- Rabia işaretini kullanan insanlar.
- T. C. ibaresini isminin önünde kullanan insanlar.
- Yobaz, aptal diyen insanlar.
- Dinsiz, çapulcu, ülkeyi bölen şerefsizler diyen insanlar....

Bu İngiliz taktiğidir " BÖL ve YUT" derler buna. Amerika kullanıyor uzun süredir. Irak'ta kullandı, Libya'da kullandı, Mısır'da kullandı, Suriye'de kullandı. Bu sabah Akdenize savaş gemilerini yerleştirdi Amerika. Neymiş Suriye halkına kimyasal silah kullanıyormuş. Acaba o kimyasal silahı kim attı diye şüphelerin oluşması gereken bir dönemdeyiz, çünkü medya gerçekten gerçekleri yansıtmıyor.

Sıra bize gelecek, ben de ütopya kurmuyorum, şu yaşananlardan bunu çıkartamıyorsanız bir daha düşünün derim. Şu sıralar hassas bir dönemdeyiz. Rabia işaretini kullanan, isminin önünde T.C. ibaresini taşıyan bütün arkadaşların bir an önce profillerinde bunları kaldırması gerekiyor. Yoksa hepiniz Amerika'nın değirmenine ortak su taşıyorsunuz. İki tarafta yanlış yaptığının farkında değil, duygusal hareket etmeyi bir tarafa bırakın. Kurtuluş savaşındaki gibi birlikte olmamız gereken zamanlar gelebilir. Birbirimizi yeyip bitirerek bir çözüme ulaşılacağını sanmıyorum. Bu hakaretler toplumu bölen, birbirinden nefret ettiren yazılar, semboller. Mısır'daki katliam için üzül, düşüncelerini belirt ama siyasi sembolü kullanma. T.C. ibaresi ile ilgili düşüncelerini yaz, paylaş ama bu yazıyı isminin önünde kullanma, siyasi hale getirme. Sosyal medyadan Türkiye'nin durumunu görebilirsiniz. Türkiye insanı şimdi üçe bölünmüş durumda Rabia işareti kullananlar, T.C. ibaresini kullanıp Gezi Parkı olaylarını destekleyenler ve Kürtler.

Şimdi bir senaryo dolaşıyor ortada  Eylül de Gezi olayları gezi olayları diye medya bağırıyor, asıl amaç çok farklı. Eylül de ne olacak:

- Gezi tarzında olaylar Doğu şehirlerinde başlayacak. ( Bu senaryoyu şu iki üç ay içinde izleyip görelim)
- İnsanlar demokratik haklarını aradığını söyleyecekler.
- Polis tıpkı Gezi olaylarındaki gibi müdahale de bulunacak.
- Bu süreç bir iki seneye yayılacak.
- Yabancı basın, medya Türkiye'deki halkın demokratik haklarını aradığını bağıracak. Zulüm gördüğünü söyleyecek. Siyasi lidere diktatör diyecekler.
- Sonra her şeye maydanoz olan Amerika hoooop! ne yapıyorsun sen diyecek.
- Sonrası bildiğiniz olaylar işte. Her gün izliyorsunuz Mısır'da, Suriye'de; aynı senaryo Türkiye!de yaşanacak.

O yüzden birbirimize hakaret etme, birbirimizi aşağılama dönemi değil aksine birbirimize kenetlenmemiz gereken bir dönemdeyiz. Şu an şiddetli bir yağmur kapımızda, kara bulutlar sardı üstümüzü. Yağmur yağacak, fırtına şeklinde felaketler getirecek. Üzüleceğiz, ağlayacağız, kahredeceğiz, canımız yanacak; ama birbirimize tutunup doğrulmayı bileceğiz tıpkı Kurtuluş savaşında olduğu gibi. Yoksa yağmurdan sonra güneşi nasıl açtıracağız ülkemizde, hepimizin topraklarında, yağmurdan sonraki açan güneşle Gök kuşağını nasıl çıkartacağız, oluşturacağız birbirimizden ayrılarak mı? Kürt'ü, Türk'ü, Alevisi, Sunnisi, Lazı, Çerkezi... ele le kenetlenerek, bölünmeyerek bütün Dünya ülkelerine göstereceğiz Dünya'daki en güzel Gök kuşağını. Yaradılanı severim Yaradandan ötürü, Sevelim, sevilelim Dünya kimseye kalmaz diyen Yunus Emre'nin; Öfkeyi örtmede toprak gibi ol diyen Mevlana'nın torunları olduğumuzu göstereceğiz.


Şimdi ne yapacağız;
hepimize görev düşüyor. Buraya yazma nedenim belki bir kelebek etkisi yaratırız diye.

- Rabia sembolü, T.C. ibareisni profillerimizden kaldıracağız.
- Gezi Parkı vb. desteklemek, gitmek artık bitirilmeli. Çünkü olay hak aramaktan çıktı, yoksa Gezi Parkı kullanılacak ve suçlu destekleyenler olacak.
- Birbirine yukarıda saydığım gibi hitap eden insanları uyaracağız, güzel bir dille. Nerede görürseniz sosyal medyada, haber sitelerinde. Gerekirse şu yazıyı kopyalayıp okutun. Artık hepimizin yazısı bu, bana ait bir yazı olmaktan çıktı.
- Kendi yazınız gibi blogunuzda da paylaşabilirsiniz.
- İnsanlara yobaz, aptal, dinsiz, göt kılı, çapulcu...... tanımlarda bulunuyorsanız artık bu hitapları kullanmayacaksınız. Bu hitaplar bölen hitaplar.

Zaman bölünme zamanı değildir, birlik olma zamanıdır. Gök kuşağından renklerinizi ayırmayın, koparmayın.

Sahipsiz Cümleler


10 Ağustos 2013

Siyah Süt

Eskiden doğum yapan kadınların döşeğinin üzerine bir çan bağlanırmış. Çan çaldığında anlarlarmış ki cinler musallat oldu. Evdeki diğer kadınlar çanı çekmeye başlarlarmış. Bir yandan cinler bir yandan kadınlar çekiştirirmiş çanın bağlı olduğu ipi. Yaklaşık 40 gün boyunca ara da sürermiş bu mücadele. Cinler pes edip gidinceye kadar kadın sütünü sağlıklı bir şekilde bebeğine verirse depresyondan çıkarmış, cinler galip gelirse sütün rengi griye çalar, siyahlaşmaya başlarmış. Siyah Süt böyle oluşurmuş.

Küçükken hayal meyal hatırlıyorum köyde yeni doğum yapmış kadının yanında illaki biri bulunurdu. Neden bekliyorlar diye sorduğumda Al basar kızım, korkar sonra sütü gelmez derlerdi. Çocuksunuz tabi anlayamıyorsunuz. Şimdi ise postpartum dönemi aldığım eğitimden az çok bildiğim için büyüklerimin yaptıkları güldürmüyor değil. Bazı kadınlar doğum sonrası hormonal değişikliklerden dolayı depresyona girerler, kimi bir iki ay kimi dört beş ay kişinin yapısına da bağlı bir durum. Bu süre içerisinde çocuğu kabullenememe, vücudundaki değişikliklerden dolayı kendini çirkin görme, sütünün kesilmesi, iyi bir anne olmadığını düşünme gibi birçok problemle karşı karşıya gelir kadın. Siyah süt kitabı Elif Şafak'ın evlilik, kariyer ve annelik arasındaki ikilemi yansıtıyor. Bir tarafta annelik duygusunu tatmak isteyen bir kadın bir tarafta anneliğin kariyerini yerle bir edeceğini düşünen kadın. Bu ikilemi beni düşündürmedi değil, ben de böyle bir ikilem içerisine düşebilirim diye ürktüm açıkcası.

Kitabın beğendiğim ve beğenmediğim noktaları var. En çok beğendiğim kısım parmak kadınları ile sohbet ettiği kısım olmuş. Farklı kadınlardan, yazarlardan bahsetmiş fakat bence kitapla bütünleşememiş o bölümler. Sanki farklı bir kitaptan koparılmış, zorla sayfaların arasına iliştirilmiş gibi. En az 100 sayfası bu şekilde geldi ve beni okurken sıktı açıkçası. Doğum sonrası depresyonu biraz daha anlatmalıydı, o kısımda tamam 200 sayfayı aştık bu kadar yazmak yeter der gibi birden kesilmiş sanki. Kitapta en sinir olduğum şey ise, kitap kapağının üstündeki 50.000 yazısı, kitabın ticari olduğu baştan hatırlatılmış içeriğini öldürmüş. Kitabın büyüsünü yok etmiş.

Kitapta hoşuma giden kısımlar ve cümleler var. Biraz da onlardan örnek vereyim.

"Konserveleşmiş Hayaller ( Bu iki kelimeyi duyduğumda bu kelimeler üzerine çok güzel bir yazı yazılabilir blogta diye düşündüm.)

Ev de Kalmışlık Manifestosu güzel kısımlardandı.

Sen bir elinde oltayla denize koşan bir balıkçı gördün mü hiç. Göremezsin. Çünkü balık kovalanmaz. Balıkçı dediğin bekler balık kendine gelsin. O zaman bekle deniz sana gelsin.

Hamileyken evlatlarının zekası yüksek olsun diye hesaplar yapan annenin, doğduktan sonra çocuğunun düşüncelerine, heveslerine ket vurması ne ilginç.

Neden muris, evcimen olunca hayatın dar, dışa dönük ve kaotik olunca da hayatın geniş olduğunu sanıyorum hep. Gerçekten öyle mi? ( Ben de neden böyle düşünüyorum? dedim bu cümleyi okuduğumda )

Sen istediğin kadar hayatı planladığını zannet, o gene bildiğini okur.

Ressamın eli kayınca yanlışlıkla ekleyiverdiği bir fırça darbesiydik.

Kim bilir belki bizde.....

Bu güzel cümleler için bile kitap okumaya değer.

Not: Elif Şafak röportajında kitabın adını neden Siyah Süt koyduğunu şöyle açıklamış: "Özellikle Fransız feminist kuramcıların sorduğu bir soru var. Süt mürekkebe dönüşebilir mi, kadınlıktan beslenerek kadın yazarlar ayrı bir edebiyat, yazın türü geliştirebilirler mi... diye o mürekkep imgesine de, depresyona da gönderme olsun diye bu ismi verdim."


Sahipsiz Cümleler


8 Ağustos 2013

Hüzün Evi

Not: Arşivimden bir yazım daha Nedense bayram denilince hep onlar geliyor akılma.

İşte o kapının önündeydim yine. Demir parmaklıklardan tutup bahçeye bakıyordum. Bahçe de kimse yoktu. Hava oldukça soğuk bu nedenden dolayı bahçe de kimsenin olmaması gayet normaldi. Bahçeye açılan demir kapıyı itiyordum. Elimden bıraktığım demir kapı hızla çarpıp ses çıkartıyordu.

Paaaattt!

Pencereden bu gürültüyü duyup bana bakan yüzleri görüyordum. Yavaş adımlarla bordo binaya yaklaşıyordum.  Aklımla kalbim cenge tutuşmuştu yavaş yürümemin nedeni buydu sanırım. Kalbim o binaya girmemi istiyor, aklım ise geri dönmemi istiyordu. O bordo binadan her çıkışımda kalbim ve aklım can çekişiyordu.  O kapıdan Dünya’ya her baktığımda farklı bir Dünya görüyordum. Birkaç gün boyunca kedime gelemiyordum. Bu binaya ilk girişim tesadüf eseri olmuştu. Şiddetli yağmur yüzünden bu binanın altına sığındığım da binanın tahta kapısı açılmış sevimli, yaşlı bir beyefendi beni içeri çağırmıştı. İçeri girdiğimde birçok yaşlı yüzün bana baktığını görmüştüm. Biraz afalladıktan sonra huzurevi olduğunu anlamıştım.

Huzurevindeki bütün yaşlı yüzler gözlerini bana doğru çevirmişti.  En sinir olduğum şeyi yapıyordu bu yaşlılar konuşmadan sadece bana bakmalarından rahatsız olmuştum.  Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olsa gerek.

- Şey yağmur yağıyordu da ben de buraya geldim, huzurevi olduğunu bilmiyordum.
* Kızım, okuyor musun sen?
- Evet, dersten çıkmıştım…
* Sözümü bölerek. Oku kızım oku. Bu devirde kızlarda okumalı dedi eli ve yüzü benlerle dolu bir amca.
- Gülümsemiştim.

Şimdi yine o binanın kapısındaydım
, kalbimin ve aklımın savaşını haftanın bir günü yaşayarak giriyordum bu binaya.  Eskisi gibi dikkatlice bakmıyorlardı artık bana, onlardan biri olmuştum. Yalnız benim yüküm daha ağırdı. Yaşadıkları üzüntülerini, mutsuzluklarını hep bana anlatır olmuşlardı. Gülen suratlarındaki çizgilerden bile yüreğime akıyordu üzüntüleri, o yüzden kalbim ve aklım hep cenge tutuşuyordu şu kapının önünde.

Görüntüsünden ilk zamanlar ürkmüştüm. Benlerle dolu eli ve yüzü ürkütmüştü beni, oku kızım oku diyen Hikmet amcanın. İlk o seslendi bana içeri girer girmez.

- Kızım az önce geldi.  Beş dakika bile durmadı, gitti, diyordu ama yine de elimi tutup gülümsüyordu.

Hepsinin farklı farklı hikâyesi vardı. Bazısının kimsesi kalmamıştı. Bazısı malını mülkünü verip buraya yerleşmişti, Bazısının gelini, damadı onu istememişti. Gelinin adını taşıdığımı söyleyen Nevin teyzem kızım yerine bir tek o ismimle seslenirdi. Gelini yüzünden buradaydı ama gelini ve torunlarını anlatırken gözlerinin içi parlardı. Sanki küçük bir çocuğun gözünü yerleştirmişlerdi o yaşlı bedene.

- Benim Türkan Şoray’ım buradaymış deyip yaklaşmıştım yanına.

Bir daha geldiğinizde beni Türkan Şoray’dan hatırlayın demişti, hoş sesli, bakımlı bayan.  Gençken Türkan Şoray’a benzediğini her zaman bıkmadan anlatırdı Ferhan hanım. Bir tek ona teyze diyemiyordum. Her gidişimde yarım saat kitap okurdum ona. Bu sefer istememişti, beklediği kimse yoktu, yalnızdı bu Dünya’da ama hüzünlü olduğu her halinden belliydi.

Hasan amcam huzurevinin en neşeli ihtiyarıydı. Gel bakalım seninle bir tavla atalım diye kolumdan çekiştirirdi beni. İçinde koşmaktan, oyun oynamaktan yorulmuş bir çocuk vardı, sanki. Heyecanlı, meraklı ve güldüğünde bütün dişlerini gösteren, hüzünlendiğinde gözlerine kapkara bulutlar inen Hasan amcam, hep depremde kaybettiği ailesinden bahsederdi.

Cemil amcam huzurevinin sessiz, çok konuşmayan pekte gülmeyen birisiydi. Ortak salona gelir kafasıyla hoş geldin selamı verirdi. Gözlüğünü takıp gazeteleri okur eline çayını alır ve uzunca bahçedeki demir kapıya bakar, diğer yaşlılardan farklı hiçbir şey anlatmadan odasına giderdi. Orada yaşayan yaşlılarda onun hakkında bir şey bilmezdi. Nedense bana hiç anlatmamıştı ama en hüzünlü hikayenin Cemil amcanın hikayesi olduğuna inanırdım.

Yanlarındayken birçok duyguyu bir arada yaşıyordum gülüyorduk, hüzünleniyorduk, rengi bozuk çaydan yudumlıuyorduk bazen siyasetten konuşuyorduk… Bazen onlar konuşur ben sadece mimiklerini izlerdim. Hayalimde bir hayat oluştururdum onlar için. Kafamda anlattıklarından oluşturduğum hayat hikâyelerinin gerçeğiyle tutmadığından emindim. 

Sonra ayrılma vakti, yavaşça girdiğim binadan hızlı adımlarla çıkardım. Koşar adımlarla bahçeyi geçerdim. Hiç dönüp bakmazdım arkama bakarsam bana bakan yüzleri göreceğimden gözyaşımı tutamayacaktım emimdim.  Binadan uzaklaşır uzaklaşmaz göz yaşlarına boğulurdum.  Yanlarında ağlayamazdım, gülerdim mutlu etmeye çalışırdım onları hüzünlerine hüzün katmamın bir mantığı yoktu. Onlar için belki sıradan biriydim fakat onlar hayatımda garip bir iz bırakmışlardı.

Koşmaktan yorulmuş yaşlı bir çocuktu onlar.
Tuhaflardı….
Sahipsiz Cümleler



1 Ağustos 2013

Küçük Prensim 2


Gerçi çevremdeki insanlarında pek benden farkı yoktu. Daha fazla para kazanmak için her şeyi yapabilirdik, zamandan tasarruf edebilirdik, saçma sapan işlerle vakit kaybetmezdik. Saçma sapan çocuk hikâyesi işte demiştim, ama bilgisayara verileri girerken yere atmış olduğum kitap dikkatimi çekiyordu….

Zihnimi toparlayıp verileri giremiyordum,  planlı ve düzenli hareket etmeliydim. Hışımla oturduğum yerden kalktım çöpe atacaktım bu gereksiz hikâyeyi. Ayağım olduğum yere yapıştırılmış gibiydi, kahrolası küçük velet günümü berbat ettin, diyerek dişimi sıkıyordum. Yalnız dayanamayıp kitabın başka bir sayfasını açtım.

“Öyleyse kendi kendini yargılarsın, dedi kral. Kendini yargılamak başkalarını yargılamaktan daha zordur. Kendini iyi yargılamayı başarırsan, gerçek bilgeliğe eriştin demektir.”

Kendimi yargılamak mı? 

Onun için mi üç saattir eziyet çekiyorum. Ben kendimi yargılamaktan korkuyorum. Artık pes etmiştim. Kitabı alıp koltuğa oturdum. Rastgele sayfaları çevirmeye devam ettim.

“İnsan binlerce, milyonlarca yıldızın birinde yaşayan eşsiz bir tek çiçeği seviyorsa, yıldızlara bakmakla bile mutlu olur. "Çiçeğim oralarda bir yerdedir" der. Ama koyun çiçeği yerse, sanki yıldızların hepsi birden sönüverir. Bu da mı önemli değil?”

Sahi yıldızlara bakmayalı ne kadar çok olmuştu.

Beş yıl dile kolay beş yıldır işe başladığım andan itibaren gökyüzüne başımı kaldırmamıştım. Çünkü yapılması gereken daha önemli işlerim, itibarım ve para kazanma hırsım vardı. Beş yıldır kimseye de sevgi anlamında bir şey hissetmemiştim. Aşk, sevgi boş insanların uğraşlarıydı.

“ Değil. Tembellerin düşlerine giren o pırıl pırıl şeyler var ya, onlardan. Ama ben ciddi bir adamım. Düş kurmam.”

Kendimi her yargılayışım da düşündüğüm cümleler çıkıyordu karşıma.
Sanki elimdeki bir kitap değil benimle sohbet eden birisiydi. Kitabı elime alıp balkon kapısına doğru yürüdüm, balkonun kapısını açtığımda ılık bir hava yüzümü okşuyordu. Yetiştirmem gereken veriler vardı, ama umurumda değildi. Gökyüzüne başımı kaldırdığımda binlerce yıldız bana göz kırpıyordu, sanki gülüyorlardı. İçimde garip bir huzur vardı. Oysa ben bütün bu davranışları tembel, boş insanların davranışı olarak adlandırırdım. Gökyüzünü izlemek ve ben diye bir kahkaha attım. Ne yaptın sen küçük prens dedim. Balkonun bir köşesine geçip kitabın sayfalarını karıştırmaya başladım yine.

“İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.” Benim de kalbim görmeye başlamıştı artık …..

Sokaktan geçen arabalar, insanların gülüşleri ve gökyüzünün şahaneliğini izliyordum. Gece vakti hiç evden çıkmazdım, ama birden parkta buldum kendimi. Daha önceden sıradan insanlar dediğim kişilerle doluydu burası kahkahalar eşliğinde sohbetler edip, mısır yiyorlardı.  Sarı elbiseli kız çocuğu pembe pamuk şekerini yüzüne bastırmış şekilde bana bakıyordu. Her şey farklı geliyordu bugün ben de sıradan insanlar gibi olmuştum. Peki, onlarda gökyüzünü izliyorlar mıydı? Yoksa benim gibi gereksiz bir davranış olarak mı görüyorlardı. Elimde sıkıca tutuğum bir şey vardı, farkında olmadan kitabı da yanımda getirmiştim. Tekrar açtım kitabı.

“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkândan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkânlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!…. Evcilleştirme onun için emek, zaman harcamak, bağlanmak demektir”

Kitabı alıp çimenlere uzandım ayı, yıldızları daha güzel görüyordum uzandığım yerden evcilleştirmek diye gülümsüyordum. Aslında yıldızları izlemek kadar zevk aldığım başka bir şey yoktu benim. Her canım sıkıldığında yıldızları izler, mutlu olurdum. Bazen konuşurdum onlarla ve herkesin bir yıldızı olduğuna inanırdım. En çokta onunla izlemek çok hoşuma giderdi yıldızları. Benim yıldızlara garip adlar takmama güler, dalga geçerdi benle. Sonra kaybettim onu… yıldızlara bakmayı bırakmıştım çünkü onu hatırlatıyordu bana. İşi bir uğraş edinmiştim, onu düşünmemi engelliyordu.  Şimdi gözlerimde birikmiş damlalara hâkim olamıyordum. İstemsiz bir şekilde yanaklarımdan süzülüyordu tomurcuklar…

Artık geçmişimle yüzleşme vakti gelmişti. Yaşadığım büyük sevgi yüzünden bu hale gelmiştim. Beş yıl geçmesine rağmen halen kalbimdeki aynı sızıyı, midemde ki uçuşan kelebekleri hissedebiliyordum. Beni yalnız bıraktığı için ona kızmıştım, oysa beni bırakmayacağına dair söz vermişti. Küsmüştüm o yüzden yıldızlara hayata en çokta ona. Peki, o küçük çocuk kimdi kitabı getiren, hayatımda hiç görmemiştim onu. Ama gözleri gözleri dedim… gözleri oydu evet oydu gitmemiş yanımda diye gülümsedim. Aklımı kaçırdığımı düşünüyordum, benim yanımdaydı beni izliyordu, çaresizliğime, üzüntüme dayanamamıştı, ondan gelmişti ya da hiç gitmemişti. Belki kendi yıldızından beni izliyordu şu an. Gülümsüyordum ama gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye devam ediyordu. Uzandığım yerden doğrulup kitabı tekrar açtım.

“ Ve üzüntün geçtiğinde – çünkü zaman bütün acıları iyileştirir- beni tanıdığına memnun olacaksın. Daima benim dostum olarak kalacaksın. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Ve zaman zaman, sadece bunun için gidip pencereyi açacaksın... Gökyüzüne bakarken güldüğünü gören arkadaşların buna çok şaşıracaklar. Sen de onlara: “Ah, evet, yıldızlar beni hep güldürürler” diyeceksin. Onlar da senin deli olduğunu düşünecekler. Görüyorsun, sana ne kadar kötü bir oyun oynadım...”




Şimdiyse, geceleri yıldızları izliyorum. Ve küçük prensim bana oradan gülümsüyor.

Sahipsiz Cümleler