8 Ağustos 2013

Hüzün Evi

Not: Arşivimden bir yazım daha Nedense bayram denilince hep onlar geliyor akılma.

İşte o kapının önündeydim yine. Demir parmaklıklardan tutup bahçeye bakıyordum. Bahçe de kimse yoktu. Hava oldukça soğuk bu nedenden dolayı bahçe de kimsenin olmaması gayet normaldi. Bahçeye açılan demir kapıyı itiyordum. Elimden bıraktığım demir kapı hızla çarpıp ses çıkartıyordu.

Paaaattt!

Pencereden bu gürültüyü duyup bana bakan yüzleri görüyordum. Yavaş adımlarla bordo binaya yaklaşıyordum.  Aklımla kalbim cenge tutuşmuştu yavaş yürümemin nedeni buydu sanırım. Kalbim o binaya girmemi istiyor, aklım ise geri dönmemi istiyordu. O bordo binadan her çıkışımda kalbim ve aklım can çekişiyordu.  O kapıdan Dünya’ya her baktığımda farklı bir Dünya görüyordum. Birkaç gün boyunca kedime gelemiyordum. Bu binaya ilk girişim tesadüf eseri olmuştu. Şiddetli yağmur yüzünden bu binanın altına sığındığım da binanın tahta kapısı açılmış sevimli, yaşlı bir beyefendi beni içeri çağırmıştı. İçeri girdiğimde birçok yaşlı yüzün bana baktığını görmüştüm. Biraz afalladıktan sonra huzurevi olduğunu anlamıştım.

Huzurevindeki bütün yaşlı yüzler gözlerini bana doğru çevirmişti.  En sinir olduğum şeyi yapıyordu bu yaşlılar konuşmadan sadece bana bakmalarından rahatsız olmuştum.  Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak bu olsa gerek.

- Şey yağmur yağıyordu da ben de buraya geldim, huzurevi olduğunu bilmiyordum.
* Kızım, okuyor musun sen?
- Evet, dersten çıkmıştım…
* Sözümü bölerek. Oku kızım oku. Bu devirde kızlarda okumalı dedi eli ve yüzü benlerle dolu bir amca.
- Gülümsemiştim.

Şimdi yine o binanın kapısındaydım
, kalbimin ve aklımın savaşını haftanın bir günü yaşayarak giriyordum bu binaya.  Eskisi gibi dikkatlice bakmıyorlardı artık bana, onlardan biri olmuştum. Yalnız benim yüküm daha ağırdı. Yaşadıkları üzüntülerini, mutsuzluklarını hep bana anlatır olmuşlardı. Gülen suratlarındaki çizgilerden bile yüreğime akıyordu üzüntüleri, o yüzden kalbim ve aklım hep cenge tutuşuyordu şu kapının önünde.

Görüntüsünden ilk zamanlar ürkmüştüm. Benlerle dolu eli ve yüzü ürkütmüştü beni, oku kızım oku diyen Hikmet amcanın. İlk o seslendi bana içeri girer girmez.

- Kızım az önce geldi.  Beş dakika bile durmadı, gitti, diyordu ama yine de elimi tutup gülümsüyordu.

Hepsinin farklı farklı hikâyesi vardı. Bazısının kimsesi kalmamıştı. Bazısı malını mülkünü verip buraya yerleşmişti, Bazısının gelini, damadı onu istememişti. Gelinin adını taşıdığımı söyleyen Nevin teyzem kızım yerine bir tek o ismimle seslenirdi. Gelini yüzünden buradaydı ama gelini ve torunlarını anlatırken gözlerinin içi parlardı. Sanki küçük bir çocuğun gözünü yerleştirmişlerdi o yaşlı bedene.

- Benim Türkan Şoray’ım buradaymış deyip yaklaşmıştım yanına.

Bir daha geldiğinizde beni Türkan Şoray’dan hatırlayın demişti, hoş sesli, bakımlı bayan.  Gençken Türkan Şoray’a benzediğini her zaman bıkmadan anlatırdı Ferhan hanım. Bir tek ona teyze diyemiyordum. Her gidişimde yarım saat kitap okurdum ona. Bu sefer istememişti, beklediği kimse yoktu, yalnızdı bu Dünya’da ama hüzünlü olduğu her halinden belliydi.

Hasan amcam huzurevinin en neşeli ihtiyarıydı. Gel bakalım seninle bir tavla atalım diye kolumdan çekiştirirdi beni. İçinde koşmaktan, oyun oynamaktan yorulmuş bir çocuk vardı, sanki. Heyecanlı, meraklı ve güldüğünde bütün dişlerini gösteren, hüzünlendiğinde gözlerine kapkara bulutlar inen Hasan amcam, hep depremde kaybettiği ailesinden bahsederdi.

Cemil amcam huzurevinin sessiz, çok konuşmayan pekte gülmeyen birisiydi. Ortak salona gelir kafasıyla hoş geldin selamı verirdi. Gözlüğünü takıp gazeteleri okur eline çayını alır ve uzunca bahçedeki demir kapıya bakar, diğer yaşlılardan farklı hiçbir şey anlatmadan odasına giderdi. Orada yaşayan yaşlılarda onun hakkında bir şey bilmezdi. Nedense bana hiç anlatmamıştı ama en hüzünlü hikayenin Cemil amcanın hikayesi olduğuna inanırdım.

Yanlarındayken birçok duyguyu bir arada yaşıyordum gülüyorduk, hüzünleniyorduk, rengi bozuk çaydan yudumlıuyorduk bazen siyasetten konuşuyorduk… Bazen onlar konuşur ben sadece mimiklerini izlerdim. Hayalimde bir hayat oluştururdum onlar için. Kafamda anlattıklarından oluşturduğum hayat hikâyelerinin gerçeğiyle tutmadığından emindim. 

Sonra ayrılma vakti, yavaşça girdiğim binadan hızlı adımlarla çıkardım. Koşar adımlarla bahçeyi geçerdim. Hiç dönüp bakmazdım arkama bakarsam bana bakan yüzleri göreceğimden gözyaşımı tutamayacaktım emimdim.  Binadan uzaklaşır uzaklaşmaz göz yaşlarına boğulurdum.  Yanlarında ağlayamazdım, gülerdim mutlu etmeye çalışırdım onları hüzünlerine hüzün katmamın bir mantığı yoktu. Onlar için belki sıradan biriydim fakat onlar hayatımda garip bir iz bırakmışlardı.

Koşmaktan yorulmuş yaşlı bir çocuktu onlar.
Tuhaflardı….
Sahipsiz Cümleler



9 yorum:

  1. Çok güzel ve gerçeklerle dolu bir yazı ya da hikaye bilemedim, aslında orda aynı kaderi paylaşan insanlar bir arada ! onlarmı yalnız bizmi kalabalıkta olduğumuzu sanıyoruz bilmiyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kalabalık içindeki yalnızlık daha kötü Ted. Sanırım bizler yalnızız, çevremiz kalabalık ama....

      Sil
  2. en kötüsü teorikte yalnız değilsin ama esasen yalnız olmak. :(

    YanıtlaSil
  3. Yaşlı çocuklar.. Yaşlılara karşı benimde özel bir ilgim var, çocuk gibi sevgiye ve ilgiye ihtiyaçları var onlarında.. Güzel bir hikaye, yüreğine sağlık canım benim!!

    YanıtlaSil
  4. Çok duygulandırdın beni Anarsi. Fırsatını bulduğum anda huzurevine gitmeyi düşünüyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. duygulanmamk el değil. Git canım...

      Sil
  5. ne de güzel belirtmişsin, en kısa zamanda gitmeli..

    YanıtlaSil