28 Ekim 2014

İyi ki doğdum! :)



Deliye her gün bayram biliyorum. Ama herkesten önce ben kutlayım dedim doğum günümü. Bu çizim Sonsuzun bana armağanı. Suratlara bak şapşikler. :) Hala saklıyorum. Benim için değerli çünkü, bu çizimle zamanını hediye etmiş oluyor aslında, bu çizim için vakit ayırarak.

Bir sene ne kattı bana. Kattığı çok şey var elbet götürdüğü de. Hayattan mutlu olmak ve küçük hayallerimi gerçekleştirmek dışında çok büyük beklentilerim yok.

Umarım o küçük hayallerimi gerçekleştireceğim bir yılım olur. İyi ki doğdum, iyi ki varım, iyi ki sizleri tanıdım.

Bir de ilk hediyemi Fenercelim verdi benim. Sabahın sekizinde uyandırıp. Gece on ikiye kadar her yöne bedava konuşma hediye ediyoruz. Kendimi Cindirella gibi hissetmedim değil. Gece on iki. hehehe...Aslında ben doğuştan hediyeliyim öyle bir günde doğmuşum ki. Resmi tatil ilan edildiği güne denk geliyorum. Ve çocukken en büyük hediyem Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına gitmekti.

İlk hediyemi kendi kendime vereyim dedim. Bazı sözler uymasa da :D


Sahipsiz Cümleler


27 Ekim 2014

Bekliyorum

Siz karşılık beklemeden sevebilir misiniz? Doğanın kanununda bu yok, dediğinizi duyar gibiyim.
Ağaçlar, çiçekler, toprak, doğa yağmur sevgisini ister ki yeşersin, çiçek versin, meyve versin. Ya da buğdaylar güneşe kavuşsun, hasretini gidersin ki sapsarı saçlarını buğdaylarıyla süsleyip güneşine daha da güzel gözükebilsin. Karşılıksız sevgi doğanın kanununda gerçekten yok gibi.


Bense doğanın kanununa karşı gelen bir deliyim. Hiçbir zaman ortada olan biri olmadım. Uçlarda gezindim hayatı hep. Mesela, biraz sevdiğim yemek yoktu, biraz sevdiğim renk yoktu. Ya tutkuyla bağlı olur severdim ya da sevmezdim. O da benim için öyleydi. Biraz sevemezdim, biraz aşık olamazdım, biraz özleyemezdim. Biraz sözüne karşı diğer insanlara göre daha dayanıklıydım ya da bir hastalık gibi bağışıklığım vardı biraza karşı. İnsanların biraz kelimesini hep kaçış olarak düşündüm. Çoğu dile getirmiyordu; ama kalplerinin, akıllarının bir köşesinde “Biraz” kelimesi yer edinmişti. Sevmezse, ben de zaten biraz sevmiştim der olur biterdi. O kıyafeti alamazsam zaten ben rengini pek sevmemiştim der olur biterdi. Biraz, biraz, biraz…İnsanın kendisini kandırmak, teselli etmek için kullandığı bir kelimeydi.  Lügatıma hiçbir zaman girememişti bu kelime.

Onun beni sevip sevmediğini ya da ona karşı olan sevgimden haberi olup olmadığını merak ediyorsunuz değil mi? Biliyor, ama bazen düşünüyorum ki acaba gerçekten biliyor mu? Bendeki sevgininsin şiddetini bilseydi boynuma atılırdı demeyeceğim, korkardı benden. Korkardı sevgisinin okyanusun içinde bir damla tanesi olmasından.

Ona sevdiğimi söyledim o sustu, özlediğimi söyledim yine sustu. Susmak!...

( genç adam bir müddet sessizce kalır ve sonra devam eder)

Susmak, bana göre sevgisizliğin göstergesi. İçinde volkan kaynayan bir yanardağ nasıl volkanını tutamazsa; içinde sevgisini barındıran insan da elbette tutamaz sevgisini. Bazen bir bakışa yansır, bazen jest mimiklere ve genellikle de sözcüklere. Cevap alsam vazgeçer miydim? Cevap aldım, şu elimde tuttuğum mektup ondan:

Kelimelerle aram hiç iyi olmadı benim. Ne konuşurken ne de yazarken. Düşüncelerimi nasıl bir kelime, cümle halinde getirebilirim, bunu başarabilir miyim bilmiyorum. Bir şeyi itiraf etmek gerekirse senin hep bu özelliğini kıskanmıştım. Konuşurken, yazarken düşünceni bu kadar iyi ifade edebilmen oldukça mükemmel gözüküyordu. Biliyorum asıl konu bu değil. Sana bu cümleleri konuşarak anlatmayı çok isterdim. Belki benden duydukların seni şaşırtacak ya da üzecek bilmiyorum. Farkında mısın, bu mektubu yazarken bile kaç kez bilmiyorum dedim. Tabi aklımdan geçen bilmiyorumları saymazsak. Ben seni sevip sevmediğimi bilmiyorum. İnsan ne hissettiğini bilemez mi derdin, zeki bakışlarınla bunu yüzüne karşı söyleseydim. Bilmiyorum. Bu kelimeyi yazarken kalbimin sızladığını hissediyorum ama. Bildiğin bir şey yok mu diyeceksin. Var tabi olmaz mı? Mesela, çırpılmış yumurtayı sevsen bile sırf ben çırpmadan yemeği çok sevdiğim için yumurtayı o sabah çırpmadığını iyi biliyorum. Birine ödünç bir kitap verdiğinde o kitap gelmediği için kızdığını, üzüldüğünü iyi biliyorum. Üzgün olduğunda o buz gibi soğukta bile saatlerce balkonda sessizce oturup yıldızları izlemeyi sevdiğini iyi biliyorum. Annen için canını verebileceğini, çayı şekersiz içtiğini hatta belki şaşıracaksın ama üniversite de okuyan öğrenciye gizlice yardım yaptığını bile biliyorum en önemlisi beni ne kadar çok sevdiğini biliyorum. Bilmediğim tek bir şey var seni sevip sevmediğim. Şimdi bekle beni diyemem. Bunu istemek çok acımasızca olur değil mi? Ama kalbim beni beklemeni istiyor senden.

( Genç adam titreyen sesiyle)

İşte böyle ne kadar acımasız bir kız değil mi? Bekliyor muyum, bekliyorum. Bu mektubu yazalı bir yıl geçti.

( Mektupta silikleşmiş kelimelere bakarak)

Bekliyorum!....

( Sessizlik ve titreyen sesine hıçkırıklarla ağlaması da eşlik ediyor ve ağlayarak cümlesini tamamlamaya çalışıyor.)

Bekliyorum. Bir çiçeğin yeşermek, açmak için yağmuru beklediği gibi. Bekliyorum bir buğdayın sağlıklı olup, güzelleşmesi hayata dönmesi için güneşinin doğmasını beklediği gibi. Lanetlenmiş çorak toprağım ben. Kurudum,.. parçalara ayrıldım... ama yaşıyorum. Şimdi o toprağın gözü hep gökyüzünde o ölmüş toprak onun bir damlasıyla yeşerecek derece de.

( Gözyaşlarını elinin tersiyle silip)

"Bana başka gülüyor. "Ben de seni sevecek gibiyim ama daha değil" der gibi gülüyor. Bekle diyor sanki bana. Ben de bekliyorum." Ben de bekliyorum…

Sahipsiz Cümleler



26 Ekim 2014

Hiçbir Şeye Benim Deme

Hayatta hiç bir şeye sahibim demeyin. İnsanların yaratılışında mı var yoksa nefsimizin ürünü mü, henüz cevaplayabilmiş değilim. Benim demek bir şeye sahiplik anlamı içeriyor değil mi? Sadece bir insana değil cansız bir nesneyi de kastediyorum ben. Mesela elimdeki cam bardak. BENİM cam bardaĞIM yere düştüğünde paramparça. Kurşun kalem, kullandıkça tüketen kurşun kaleMİM. Aynı şekilde yanımda bulunan arkadaşlarIM yarın yanımda olmayabilir. Buna vereceğim örnek uzar gider sevgili, aile, çocuk....

Anarşi saadete gel ne anlatmak istiyorsun. Zaten pat diye yazıya girdim. Hakikaten giriş yapmadan direk gelişme bölümüyle yazıya başladım. Hehehe... Şimdi sonuca bağlayacağım. Yani diyorum ki

Hiç bir şeye benim demeyin, yanımda deyin. Hiç kimseye seninim demeyin, yanındayım deyin. Yarınların, hatta saniyelerin ne getireceği belli değil. 

İşte sonucumuz buydu. Bir de internette sürpriz, mektup vb. şeyler araştırırken çok müthiş bir fikir buldum. Tam sevgiliye hediye edilmelik. Tabi sizin yaratıcı gücünüzde kalmış. Sadece sevgiliye olmayabilir. En yakın dostunuza da böyle güzel bir hediye armağan edebilirsiniz. Hediyenin güzel yanı içinizden geçen samimi duyguları, ruhunuzu zarfa hapis etmiş olmanız, sevgilinizin ihtiyaç duyacağı zamana kadar. Tabi bu tür hediyeleri gerçekten hak eden kişilere verin. Kolayca tüketilecek şeyler değil bunlar.

Kaynak: surprizinvar.com

Beni özlediğinde oku.
Sevgimden şüphelendiğinde, okuman gereken bir mektup var....
Uzar gider sizin yaratıcılığınıza ve sevgilinizi karakterine, duygusal yapısına göre mektupları düzenleyebilirsiniz. 

Görüştüğüm zaman görüşürüz pisicikler :D

Sahipsiz Cümleler

22 Ekim 2014

Pisi Pisi Psikoloji

Merhaba, pijamasını, pofuduk terliklerini giyip patlamış mısırla gündüz vakti, hafta içi demeden film keyfi yapan genç kız. Merhaba, oğlum vize sınavları yaklaşıyor deyip “ yumurta kapıya dayanıncayı” hayat felsefesi edinmiş, sınava bir gün kala ders çalışan üniversiteliler. Merhaba, girdiği depresyondan dolayı istenmeyen tüyleriyle gezen Hüsamettin dayı, uuupps! pardon genç kadın. Merhaba, patlıcandan reçel yapan teyze.

-Teyze Allah’ını seversen sen ne yapıyon ya?

Merhaba, bu deli ne anlatacak diye merakla yazımı okuyan pisicikler. Havalı bir giriş yapalım dedik. Hani böyle moda oldu ya blogta seslenmeler. Böyle bir girişle ne anlatabilir Özlem. Tabiki psikoloji. Başlıktan da belli zaten. İyi de niye açıklamasını yapıyorsun ki.

Sormayın pisicikler derdim çok böyük çok. Yakında bloğa girdiğinizde. Şu yazıyı görürseniz şaşmayın.

Depresyona gittim. Gelecem.

Hani esnaflarımız yazar ya. Kapısına gelen müşteri neden kapalı ya demesin diye. Cumaya gittim gelecem.

Baktım işler sarpa sarıyor. Ben her şeyi derinlerde, uçlarda yaşayan bir insanım. Valla depresyonu da en dibine kadar yaşarım. Öyle azıcık depresyon mu olurmuş. Sabah canım yataktan kalmak istemiyor, kahvaltı yapmak istemiyor.

Öyle diyorum, götürüyorum valla.

Şuraya yazı yazmak bile istemiyor, derken. Kalk Özlem kalk. Böyle olmayacak dedim. Bugün sabahın altısında kalkıp yürüyüş yaptım ya la ( Ya la- Kayseri'ye özgü bir şive) Şimdi pisicikler bu durum bu aralar herkeste var. Sonbahar depresyonu muymuş neymiş. Ben psikolojiden pek anlamam. 20 kredilik psikoloji dersi alıp ve o derslerin büyük çoğunluğunda uyuyup, sonra sınav için hazırlanırken, bu derste anlatılmış mıydı ya, diyerek şaşkın surat ifadesiyle derse çalışan ben psikologluk taslayacak değilim. Ama öğrendiğim birkaç bilgi de işe yaramıyor değil hani. Biraz onlardan bahsedeceğin biraz da deneyimlerimden.

Şimdi şu yazıyı okurken.

-Ay ben hiç depresyona gireceğimi sanmıyorum

Diyen şahıs. Sen girmezsen o depresyon sana öyle bir girer ki, hiç merak etme. Depresyon hormonal bir şeydir. Ay dur ya ben bir depresyona gireyim diye hiçbir insan depresyona girmez.
İki tane zımbırtı var beyinde. Bu zımbırtılar azalınca ya da dengesiz bir şekilde çoğalınca depresyona giriyorsunuz. İşte tanıştırayım:



Ben bunlara kısaca Sera ile Emin diyorum. 

-Nasılsın Özlem?
-Hiç sorma ya Sera ile Emin gitmiş.
-Ne saçmalıyon kızım ya?
-Seratonin, dopamin hormonlarım yok kayıp diyom.

Bunlar benim beynimde aşna fişne çevirip, mercimeği fırına sürmedikleri yetmediği gibi. Bir de tatile çıkmışlar. Aradım, ne zaman geleceksiniz diye.

-Sen zaten biz varken de yeterince çatlaktın. Geleceğiz işte zırp pırt arayıp tatilimizi bölme dediler.

Gerçi haklılar sanki. Onlarsız da fena idare etmiyor değilim hani. Ben de Geldiniz geldiniz, yoksa kapı dışarı ederim sizi diye bir de tehdit çaktım. Tutuştular tabi. Bugün, yarın gelirler eli kulağında. (O değil de ne ilginç deyimlerimiz var ya Elini kulağında ne? )

Normal bir insan değilim. Bunu laf olsun diye söylemiyorum, gerçekten normal bir insan değilim.  Rahatsız mıyım, bu halimden yok gayet memnunum. Manik, depresif hal arasında bir haftadır öyle bocaladım ki. Valla normal değilim derken, normalmişim ben dedim.

Normal insan. Mutlu ve üzüntülü hali ölçülü bir şekilde yaşar. Tıpkı bu tablodaki gibi.


Ve benim bir haftadır halim. 

Boş yere uçlarda yaşıyorum demiyorum.

Aşırı üzüntü, aşırı gülmek sorunlu olduğumuza işarettir. Tabi her güleni de manik olarak görmeyin. Manik insanları şöyle anlatabilirim. Yakının cenazesinde gülmeye başlayan insan gibi. O kişinin yaşadığı sıkıntı o an da manik halde ortaya çıkıyor. Yani hepimizin Manik ve depresif halleri olmuştur. Kiminde uzun sürüyor kiminde kısa.

Ağlamak, gülmek, üzülmek, insana özgü bir şey pisicikler. Ağlamak zayıflık değil, üzülmek zayıflık değil, depresyona girmek zayıflık değil, gülmenin güçlü olmak anlamına gelmediği gibi. O yüzden bu aralar çevremdeki insanların ortak şikayeti olmuş durumda olan depresyondan ve ne yapabileceğinizden bahsetmek istedim. Ben mevsimsel geçişlere fasa fiso bunlar derdim, ama cidden mevsimsel geçişler hormonal değişiklikler üzerinde etkili olduğunu düşünmeye başladım. Neredeyse çevremdeki insanların yarısı aynı durumdan şikayetçi.

Peki ne yapabilirsiniz:

Günlük 1 saat yürüyüş yapın.
Su tüketiminiz azaldı değil mi? Bol bol su tüketin.
Meyve yiyin.
Ve eğer rutin bir hayatınız varsa. Monotonluktan sıkıldıysanız bir uğraş, hobi edinin.
Canım yemek istemiyor, yapmak istemiyorum demeyin. Canınız yemek istemese de zorla yiyin.
Yataktan gözleriniz kan çanağına dönmüş gibi kalksanız da zorla kalkın.
Gülmeye ihtiyacınız olabilir. Komedi filimler izleyin.
Ya da ağlamaya ihtiyacınız olabilir. Dram filimleri izleyin.
En önemlisi şunu unutmayın. Hayat çok kısa, zamanımız çok az. Belki bir saatlik ömrümüz bile yok. O yüzden:
Her şey yolunda deyin.

Kalbi kandırmak kolay; ama aklımızda pek saf bizim. Ne söylerseniz, düşünürseniz kanıyor. Hani bomboş bir arazi de yüksek bir kayaya çıkıp bağırdığınızda sesinizin size yankı olarak dönmesi gibi. Mutsuzum diyorsunuz, o da size mutsuzsun diyor. Seni seviyorum diyorsun, o da size seni seviyorum diyorum. Peki şimdi hepimiz hep birlikte ne diyoruz. Hadi sesinizi duyayım. İçinizden söyelemeyin:

Her Şey Yolunda!

Ha Sera ile Emin geldi az önce. Şimdi vazilerini boşaltıyorlar. Öyle tıpış tıpış getiririm ben adamı. O değil üniversite de neden böyle ders anlatmazlar ki ya. Ben hep uyudum bu derslerin çoğunda. Gözlerim açıkken hem de. Çok sıkıcısınız bazı akademisyenler. Bir de gelecek yazımda Sera ile Emin'i sizinle tanıştırayım, ne dersiniz. Onlar sizinle tanışmaya pek hevesli.

Her Şey Yolunda, sözünü hatırladınız mı? All is well dersem belki hatırlarsınız. TIK!

Görüşürüz pisicikler.

Sahipsiz Cümleler


19 Ekim 2014

Paradoks


Not: Hikayenin okunma sayısı düşük kalmış. Okumayanlar için tekrar paylaşmak istedim.

Sonsuz, Su ve Dondurmadelisiyle hikayemizi tamamladık. Şöyle hikaye çıktı ortaya. Lafı fazla uzatmamak en iyisi sanırım. Aşağıda uzun bir yazı sizi bekliyor. 

Bir yürekte iki kişi barındırılır mı?  Yürek midir seven akıl mı? Kalp naklinde aşklarda nakil oluyor mudur peki. İnanır mısınız, bu soruyu günlerce sordum kendime. İki kişiyi barındırıyordu kalbim ya da aklım bilmiyorum.  Akıl ve kalp cenge tutuşmuştu bedenimin her hücresinde.  Bu davranışımdan dolayı, çoğuna göre sevginin ne olduğunu bilmeyen maymun iştahlının tekiydim.  Buzdan bir kalbe sahiptim hiçbir ateşin eritemeyeceği. Sevmenin limiti yoktu biliyordum, fakat göz önünde bulundurulması gereken bir sadakat vardı.  Hem öyle söylenmişti şiirlerde, romanlarda, şarkılarda bir kalpte iki kalp yaşamaz diye.

Sonra tam sevmek nedir sorusunun cevabını aradım günlerce, kitaplarda, filmlerde, yüreğimin eski sayfalarında. Nesin sen, kimsin, in misin cin misin anlat kendini. Tam sevmek olsaydı insanlar ömrü boyunca sadece bir kişiyi severdi. Hani yürekte bir sevgi barındırılırdı. Siz bir yürekte iki sevgi barındırılmaz deyip, iki günde sevdiğini unutanlar, asıl sizin kalbiniz buzdan. Aklım ikisinden birini seçmemi söylüyordu, kalbime. Kalbim birini seçmeliydi ya da üç kalp birden ölecekti.

Adım Valerie, kalp kapakcığı ameliyatımdan sonra hayata bakış açım ve hislerim ileri derecede değişime uğradı, sevgilimi çok seviyorum fakat ameliyatımı gerçekleştiren doktoruma da fazlasıyla ilgi duymaya başladım, kalbimi ve hayatımı ona emanet etmem bu hislerin doğmasına neden oldu. Bundan dolayı kendimi cezalandırmak hatta acılar yaşatmak istiyorum, sevgilime bunu yapmaya hakkım yok, bunun bilincinde olmak acılarımı daha da arttırıyor. Perşembe günü kontrolüm var ama gidip gitmemem konusunda ikilemde kalmış durumdayım, Eric'e bahsetsem canı ne kadar da çok yanar. Ona hisssettirmemeliyim çünkü onu çok seviyorum, zeytin siyahı gözlerimi yeşillermişcesine seviyor ve bu çok hoşuma gidiyor. Sonuçta yeşil gözlü kadınlar daha ilgi çekicidir ama Eric için gözlerim dünyanın en güzel gözleri. Koyu kumral sakallarına yüzümü sürtmemi çok sever, kedi gibi  hissederim kendimi onun yanındayken, hiç üşümeyen, yaramazlıklar yapabilen minik bir kedi. Üniversitede başlayan ilişkimizle bu günlere kadar geldik, bu denli sevdiğim bir erkek varken Dr. Matthew'a beslediğim bu ilgi ve alaka da nerden çıktı. Eric'te bulamadığım ne vardı Matthew'da ?

3 Eylül Perşembe

Sabah uyanıp duş almak için banyoya girdi, Eric çoktan çıkmıştı. Duştan sonra aynada yansıyan yara izine baktı uzun uzun, beyaz tenine hiç yakışmayan bir yaraydı, Matthew'un düşüncelerini merak etti, bu haliyle de beğenilirmiydi acaba? Bu son kontrolü olacaktı, çok güzel giyinmeye karar verdi. Güzel bir iç çamaşı seçti üzerine, Matthew için aldığı boynunu açıkta bırakan siyah elbiseyi giydi, simsiyah olan küt saçlarını tamamlamak için minik inci küpelerini taktı kulağına, farklı arzular içindeydi, ameliyattan dolayı 2,5 aydır bir kaç öpüşme dışında hiç bir yakınlaşmaları olmamıştı Eric'le, ne istediğini bilmiyen genç kızlar gibi aynada boş boş bakakaldı kendine, bu hisler hiçte hoşuna gitmemişti, bir an tiksindi kendinden, kapkara iri gözlerinden yaşlar akmaya başladı, timsah göz yaşlarıydı bunlar. Matthew'a olan şehvet ateşini söndürmeye yetmeyen vicdan göz yaşları, akan rimelini tazeledi ve kontrolü için evden dışarı çıktı.

İçerdeki hastanın çıkmasını beklerken telefonu çaldı, arayan Eric'ti, telefonu cevaplandırmadan çantasına geri koydu. Bir an sekreterle göz göze geldiler, sanki zihninden geçenler anlaşılmışcasına utandı Valerie, başını öne eğdi. Bir kaç dakika sonra sekreter masasından Dr. Matthew'un kendisini beklediğini söyledi, çok heyecanlanmıştı. Doktorun odasına geçti.


-Hoşgeldin Valerie nasıl oldun, daha iyisin değilmi ? Yanılmıyorsam bu son kontrolümüz,

-Evet Matthew,

-Bakalım nasıl olmuş kalbimiz,

Elbisesini üzerinden sıyırırken kalbi fırlayacakmış gibi atıyordu, steteskopla kalp atışlarını dinleyen Matthew,

-Ouvv bu ne? Neden bu denli hızlı kalp atışların, koştunmu ne yaptın buraya gelirken ya da yüksek oranda uyarıcı birşeylermi içtin Valerie?

Doktorun elini tutup göğsünün üstüne koydu Valerie,

-Bundan daha derin bir iz var kalbimde Matthew, diye sordu Valerie
Matthew Valerie'nin ne demek istediğini anlamış, yavaşça elini Valerie'nin göğsünden çekmişti.
Çalışma masasına geri döndü ve Valerie'nin karşısındaki sandalyede yerini almasını bekledi.
Valerie beklediği tepkiyi Matthew'den alamayica gözleri dolmuş bir vaziyette sandalyeye oturdu.

-Sen galiba ameliyatın etkisinden daha tam olarak kurtulamamissin. En doğrusu bir hafta sonra tekrar kontrole gelmen.

Valerie Matthew'in yanından ayrılırken Eric'e karşı kendini daha kötü hissetti ve yinede bir hafta sonra ki randevu gününe kadar nasıl bekleyeceğini düşündü.
Kalbinin atışı dahada hızlanmıştı sanki.

İki gün boyunca Eric'le vakit geçirirken aklı hala Matthew'deydi.
Kendine ameliyattan dolayı değiştiğini ve du değişim yüzünden Mathhew'e ilgi duyduğunu anlatmaya calissada, yinede dördüncü günün sonunda Matthew'in ofisine bir buket çiçek gönderdi.

Çiçeğin üzerinde ki notta şöyle yazıyordu:
"3 gün daha bekleyemeyecegim. Yarın akşam saat 8'de hastanenin karşısında bulunan Nightflys hotelinin lobisinde seni bekliyorum. Valerie"

Matthew yoğun bir günün ardından son kez odasına döndüğünde masasının üzerinde bulunan buketi şaşkınlıkla karşıladı .
Dr. Matthew heyecanlanmıştı, yüzünde aptalca bir gülümseme ..
Ertesi akşam, hastane kapısından çıkarken arkadan bir ses:
-Matthew, diye seslendi.
-Valerie. Hotel'de buluşmayacak mıydık?
-Evet.(kısa bir sessizlik) Biraz yürüyelim mi?

Nasılsın, neler yapıyorsun muhabbetlerini yaparak yürüdüler.Daha sonra ikisi de sustu.Söze başlayan Valerie oldu.

-Nasıl oluyor anlamlandıramıyorum, seni bana çeken bir şeyler var. Aşk mı, dostluk mu, tarif edemediğim bir his. Gün içerisinde o kadar sık aklıma geliyorsun ki, ameliyata girdiğim gün, en son kontrolde kalbime dokunuşun, hep içimdesin Matthew..

-İtiraf etmeliyim ki geldiğin son kontrolden sonra aklımı sürekli kurcalıyorsun. O günden sonra sende benim aklımdasın Valerie.

Valerie bunları duyduğu için çok mutlu olmuştu. Matthew'in elini tuttu ve kendi kalbinin üstüne koydu.

-Hissediyor musun? dedi.

Matthew, Valerie'ye iyice yaklaştı ve öptü. O an içi cız etti Eric'i düşündü ve kendini geri çekti. Kısa bir sessizlikten sonra, sessizliği bozan Matthew oldu.

-Bir şeyler içelim mi ne dersin?

Valerie'nin aklında Eric vardı, vicdan azabı duyuyordu ama Matthew'in yanında olmak hoşuna gidiyordu ve onunlayken mutluydu, başını onaylarcasına sallayarak otele doğru bir şeyler içmek için ilerlediler.

Valerie aniden durdu, gördüklerine inanamıyordu.
Eric, Valerie'nin kız arkadaşı Lessie'i öpüyordu, en son boynundan öptü ve bir taksiye bindirip, gönderdi. Eric ise taksinin gittiği istikamete doğru yürümeye başladı.
Valerie aldatılmıştı, kendisi de Eric'e aynısını yapıyordu halbuki ama ağır gelmişti hem de çok ağır..

Matthew şaşkın bir şekilde Valerie'ye ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama Valerie açıklama yapmadı.

-Hadi içeri girelim, Matthew.

Bir şeyler içip daha sonra odaya çıktılar. Valerie'nin içinde Matthew'e duyduğu tarifi karmaşık ama güzel olan histen çok Eric'ten intikam alma düşüncesi vardı.

O gece Valerie, Eric ve doktor Matthew için bundan sonraki karmaşık hayatlarında bir başlangıç olmuştu..

Kalp mi akıl mı?

Kalpti seven..
Kalp her zaman bir adım öndeydi.
Severken de , nefret ederken de, intikam aldığını düşündüğünde de.

Ya akıl?
Akılda bir adım öndeydi..
Neyde mi?
Aldatma da..
Bir insanı aldatma; bir başkasını öpmekle veya bundan daha ileriye giderek olmuyordu. Aldatma beyinde başlıyordu.

3 kalp birden ölecekti henüz haberleri yoktu...

Sonsuz, Su, Dondurmadelisi, Anarşi

17 Ekim 2014

Hediye Takvim


Takvimi çizeli uzun süre oldu. Ben niye paylaşmadım sizinle. Zihnimin dağınıklığına verin. Bu aralar zihnim, öğrenci evi mutfağı gibi dağınık. Bir an önce toparlanmam lazım. Neyse geç kalmış sayılmam nasıl olsa 2015 takvimi. Aylar İngilizce, sorun olmaz sanırım. En güzel 2015 Takvim şablonu oydu bana göre, o yüzden bu arka planı seçtim. Kendi çizimlerimle Takvimi renklendirdim. Umarım beğenirsiniz. Bu arada bloglara pek uğramıyorum. Bugün akşam bloglarınıza tek tek uğrayacağım. Okunması gereken bir çok yazı birikti sanırım.  Görüşürüz pisicikler.

Takvimi buradan indirebilirsiniz:


Sahipsiz Cümleler

12 Ekim 2014

Favori Kitap ve Karakterler

Mim yapmıyorum dedim; ama ben mim yapmayı özlemişim. Bir de kitapla ilgili mim olunca. Dayanamadım. Ahucuğum güzel bir mim paslamış bize. Ve pas attığı topu kaleye atarak gol yapmak bana düşer. Gooool! Tamam ya sululuğu geçiyorum. İşte mime cevabım.



1 - İlk hayranlığım: Annemin bana doğum günü hediyesi olarak hediye ettiği Şeker Portakalını saymazsak. Benim ilk hayranlığım
Samed Behrengi: Küçük Kara Balık.
Onun gibi olmak istiyorum. Ve ilk defa bu yazarı bu kadar kendime yakın hissettim. Keşke genç yaşta ölmeseydi. Daha ne hikâyeler anlatacaktı bize.

2 - Favori Serim:  Birçok seri okudum. Seri kitapları seviyorum. Kalın kitapları seviyorum. Benim favori serim.
George R. R. Martin- Taht Oyunları

3 - Favori Kitabım: Kitap paylaşmayı seven bir insanım. Onları okuyup rafta bırakınca hapishaneye kilitlemişim gibi hissediyorum. Sanki onları orada yalnız bıraktığım için üzgünlermiş gibi. O yüzden Sosyoloji kitapları dışında birçok kitabı hediye ederim ben. Başkası da okumalı diye. Kıyamadığım tek kitabım var. O kitaplığımdan giderse. Kitaplığım boş kalacak gibi hissediyorum. Favorim o olsa gerek.
Dostoyevski- Suç ve Ceza

4 - Favori erkek karakterim:  Aklımdan okuduğum bütün kitapları geçiriyorum. Favori demeyimde aşık olduğum karakter bu benim. Hehehehe.. ben kitap karakteriyle bile aşk yaşarım. Platonik tabi! Ne olacaktı.  Kurt adamım benim :D
Alacakaranlık- Jacob

5- Favori kadın karakterim: Taht Oyun serisini sevmeme neden olan kadın. Genellikle bayanlar pek sevmez, erkeklerin favori karakteridir ama. Ben kendimi, ruhumun yansımasını o karakterde buluyorum. Belki bu yüzden favori kadın karakterim.
Taht Oyunları- Daenerys Targaryen 


6 - Favori okuma saatim: Yatağımda kitap okumayı çok severim ben. Yorganımı alıp dizlerimi çekip yatakta oturduğum yerde kitap okumak gibisi yok. Ve ardından gelen tatlı uykunun. Bunu okuduğum kitapları tekrar okuduğumda yaparım. Yeni bir kitaba başlıyorsam en dinç olduğum vakti ayırmaya çalışırım. Çünkü en küçük ayrıntısını bile kaçırmamam lazım. Kitap post itlerle, ayraçlarla dolu hale gelir ve sevdiğim sözleri yazdığım ajandamı da yanımdan ayırmam.

Ayrıca 20 kişiye mimi paslamamız gerekiyormuş. Bende bu mimi okuyup mimi yapmayan herkese paslıyorum. Gol sırası sizde. Bana ne ben anlamam. 

Sahipsiz Cümleler

10 Ekim 2014

50 TL Üzeri Alış Verişlerde Kargo Bedava




Bir markete ya da sanal markete gidilir, Süslü püslü rengârenk renkleri olan ambalajlardan dikkat çeken aşk satın alınır, eve gidilir tüketilir ve çöpe atılır. Daha da modern aşk mı yaşamak istiyorsunuz eve gitmeden sokakta ambalaj açılır, tüketilir. Aşktan geriye kalan ambalaj buruşturulup çöp tenekesine atılsa iyi, bir köşeye atılır. Bir de tekme ambalaja. Gelen geçen de aşkın ambalajına tekme attılar mı tamamdır. Alının size modern aşkın tarifi.

Çevremde ilişki sorunları yaşayan o kadar insan var ki.  Birisi bir ayda ilişki bitiriyor.
-Canım,
-Aşkım,
-Ayrılalım.

Birisi ne istediğini bilmiyor. Biri ne hissettiğini çözemiyor daha. Bir çözse tamamdır. Biri deli gibi seviyorum diyor, ama ne olur olmaz diye markette cebine gizlice birkaç tane aşk paketi sokuşturuyor. Gerektiğinde kullanıyor.

Tüketim çağının çocuklarıyız biz. Daha telefonu alalı birkaç ay olmuştur ama daha yeni bir model çıkmıştır, at eski telefonu. Dolabımızda mağaza açacak kadar giysi vardır, bana yeni giysi lazım deriz. Kullandığınız bilgisayardan daha hafif diye yeni bilgisayar peşine düşeriz. Giysileri, ayakkabıları, televizyonu, mutfak eşyalarını, arkadaşları, dostları, aşkları… aman at gitsin çöpe.  Raflarda bir sürü var nasıl olsa.

Raftaki paketlenmiş aşkların son kullanma tarihi de var değil mi. Aman, çabuk tüketelim bayatlamasın. 

Aşk, bir tek şıp sevdi paketlerindeki o güzel yazılarda kaldı galiba. Onu da para verip alıyoruz ya!

Kapitalist sistem tek çocuk olan aşkın yanına bir kardeş getirdi. Kim mi? Arzu diyorlar ona. Aşk ve arzu kardeşlermiş duymadınız mı? Nasıl duymadınız ya.  İki kardeşin hikâyesini anlatayım size:

Aşk ve Arzu adında anaları bir babaları farklı iki kardeş varmış. Arzunun babası Kapitalistmiş. Babasından o kadar çok şey öğrenmiş ki. Arzunun bedensel yanı ağır basarmış, tüketim onun için her şeyden önemliymiş. Elde ettikleriyle yetinmeyip daha fazlası daha fazlası dermiş. Her şeyden kısa sürede bıkarmış. Hızlı yaşamayı severmiş çünkü. Sabırlı da değilmiş. Aşk ise arzunun tam tersiymiş, sabırlıymış, hızlı yaşamak onun minik yüreğine zarar verirmiş. O yüzden hep yavaş hareket edermiş. Arzu bu özelliği ile hep dalga geçermiş. Ama kardeşini umursamazmış aşk.  Gözü de tokmuş. Elindekiyle yetinmesini bilir ve elindekileri sarıp sarmalar saklar korurmuş. Gizlice onunla yarışa tutuşmuş arzu.

İnsanlar tarafından en çok ben tercih edileceğim diye. Ama ne yaptıysa aşkı seçiyormuş insanlar. Arzu her şeyinin olmasına rağmen mutlu değilmiş, içten içe aşkı kıskanırmış. Onun da mutsuz olmasını insanlardan uzak tutarak sağlayacağını anlamış. Onu karanlık bir zindana hapis etmiş.

Arzu haberlerde, dizilerde, internette, reklamlarda çıkmaya başlamış. Daha fazla eşya, daha fazla aşk demek, daha fazla tüket demiş insanlara. Aşkı unutmaya başlamış insanlar. Aşkın yerine arzuyu koymuşlar. Daha çok tüketmişler, daha çok âşık olduklarını zannedip arzu duymuşlar, daha çok telefonları, ayakkabıları olmuş. Aşk demişler ama aslında hiç âşık olmamışlar. Cinsel dürtüleriyle hareket edip iki günlük ilişkiyi aşk olarak değerlendirmişler.  Daha kısa süre de ayrılmışlar. Çabuk âşık olup çabuk bıkmışlar birbirlerinden ve ertesi gün yeni aşk bulmuşlar.  Arzunun fazlası zarar vermeye başlamış insanlara. Arzu bu sefer kahkahalara boğulmuş. Nasıl da köle yaptım insanları kendime diye.

Aşkta karanlıkta günlerce ağlamış, hıçkırıklara boğulmuş, bağırmış kimse duymamış onu. İnsanlar mı daha farkında değillermiş ama hepsi mutsuzluğa mahkum olmaya başlamış. Arzu mutlu olabilmek için mutluluklarını emiyormuş. Yani en büyük kötülüğü yapmışlar insanlar kendilerine. Güven yoksunu, arzulara hapsolmuş mutsuz insan olup çıkıvermiş hepsi. Daha fazla, daha güzeli, daha iyisi diyerek huzursuz bir yaşama hapis etmişler kendilerini. Daha fazlasına sahip olmuşlar ama kalplerinin sokakları arzu paketlerinin çöpleriyle dolmuş.

 Filmlerdeki gibi ilk görüşte oluşan bir şey değildir aşk. Aşk sizinle birlikte büyür ve ilişki süresince zamanla öğrenilir. İlk görüşte hissettiğiniz aşk değildir, arzudur

Kısa sürede markette başka albenili paket arayışı içerisine gireceksinizdir.

Belki aşkın bağırışını bir gün duyarız kim bilir. Herkese aşk sarısından uzak güzel, gerçek, uzun ömürlü aşklaaaar!

Sahipsiz Cümleler

7 Ekim 2014

Uzaklara Uç

Çalışma masanızın dağınıklığı zihninizin dağınıklığına delalettir, diye bir söz vardı. Bu sözü söyleyenin kim olduğunu hatırlamaya çalışıyorum; ama hatırlayamadım. Zihin dağınıklığıma verin.

Niye böyle giriş yaptım derseniz. Çalışma masamı görseniz darmadağınık yanında düzgün kalır. Her yerde kağıda alınmış notlar, planlar, kitaplar, soda şişesi, Küçük fenerim( burada elektrik çok kesiliyor.)  bardağım, tabletim, telefonum, boyalarım, mumlarım…Bunları yazana kadar çekseydin fotosunu olsun bitsin değil mi? Ama ben hem o dağınıklığımı görmenizi istemedim hem de anlatmak benim daha çok hoşuma gidiyor. Herkes yeterince fotoğraf paylaşıyor zaten ben duygularımı kelimelerle ifade edeyim olur mu? Nasıl bir zihin dağınıklığım var, siz tahmin edin, hayalinizde, zihninizde canlandırın artık.

Hiç sordunuz mu kendinize.

Ben bu Dünya da neden varım? Ne yapmak istiyorum, ne yapıyorum? Mutlu muyum? Çevrem kalabalık ama yalnızım sanki? Çevremdeki insanlar mutlu mu? Yaşlanıyor muyum, yaşıyor muyum?



Hepimiz bir kelebeğiz sanki. Ömrümüzün kısalığını biliyoruz. O yüzden oradan oraya çırpınıp uçuşuyoruz; ama hiçbir şey yapamadan ölüyoruz.

Evet, sana diyorum, plan hazırlayıp bunları yapacağım deyip o plana uymayan genç adam.
Evet, sana diyorum, zayıflamak isteyip hep pazartesileri bekleyen kadın.
Evet, sana diyorum, paralar içinde yüzüp. Fakir bir insandan farkın olmayan insan.

Hayat ne? Para kazanmaktan mı ibaret? Paramızı kazanıp işe gidip, eve gelip yemeği yiyip uyumak mı? Bir küpten bir küpe; bir hapishaneden bir hapishaneye girmek mi hayat? Eğer buysa hayat. Ki çoğumuza göre bu. Hiç zevkli değil. İnsanların neden bu kadar mutsuz olduğunu anlamak hiçte zor değil. En zengininden en fakirine…

Bugün bir insanı tanımadığınız hadi onu geçtin tanıdığınız bir insanı mutlu edecek ne yaptınız? Hadi bunu da geçelim kendinizi mutlu edecek ne yaptınız? Hiç değil mi, hiçbir şey.

Ben çevremdeki insanları mutlu etmeyi çok seviyorum, kendimi mutlu etmeyi çok seviyorum. İki, üç gündür eziyet ediyorum bu sorularla kendime. Akılama da hep arkadaşımın dediği geliyor:

Sosyoloji okuyup da bir tane normal olan insan görmedim zaten. ( Bu cümleyi yazarken bile gülümsetti beni. Bu cümleyi kullanırken yüzündeki ifadeyi hayalimde canlandırınca)

Keşke sadece soru sormakla her şey çözülse. Çözülmüyor ki! Bir de biz insanların sürekli şikayet edip, sorgulayıp harekete geçmeme gibi bir özelliğimiz var. Genellikle bahaneler buluruz ve bu bahaneler hep çevremizdekilerdir. Maddi durum, anne, baba, arkadaş… uzar gider. Asıl sorun kendimize güvenmemektir de. Bir türlü kendimize toz konduramayız. Üstelik korkağız da.

Çoğu insandan farklı olduğumu düşünüyorum. Hayat bu değil bana göre. Hayat böyle olmamalı.
Bir iş yaparken, sadece para kazanmak için değil. Bir insanı ya da insanları mutlu etmeliyim. Farklı yerler görmeliyim, yeni insanlar tanımalıyım sevmeliyim, nefret etmeliyim. Programlanmış bir robot gibi, ev de tekli koltukta duran yastık gibi hayatı olmamalı insanın. Böyle olmamalı ki bu hayatta iyi ki yaşadım diyebilmeliyim. Yaşlanmadım, yaşadım.

Eeee… hayat pahalılığı! Gezmeye, yeni insanlar tanımaya vakit mi var? Bunlarda bahaneler. Oturma odalarınızda ay da yılda bir misafirin geldiği milyarlar harcayıp oturmadığınız koltuklar gibi. Gösteriş için o kadar çevrenizdeki insanlara önem veriyorsunuz ki. Keşke kalbinizdeki, ruhunuzdaki odalara da bu kadar önem versek. Bana hep saçma gelmiştir. Hayatım boyunca misafir gelmeden 
oturamadığım o odanın olması. İnsan neden bu kadar kötü davranır ki kendine. Ayrıca sürekli gezmek değil, belki bir köşeye her ay attığın küçük paralarla birkaç yıl sonra. Anlatabiliyor muyum bilmiyorum? Hayat bu değil evle, iş arasında geçen zaman dilimi değil. Ben bunu örnek verdim; belki sizin hayalinizde, yapmak istediğiniz başka şeyler vardır kim bilir:

Belki paraşütle atlamak, lunaparka gitmek….

Kendinizi şımartın, mutlu edin. Mesela Pamuk şekeri alıp çevredeki insanların şaşkın bakışı içinde yiyin. Kocaman kadın, kocaman adam desinler gözleriyle; ama içten içe kıskansın ruhları sizi. Bir insanı mutlu edin. İllaki bir şey vermeniz gerekmiyor maddi anlamada. Güzel bir cümle, kelimeler neye yetmiyor.

Bulutları, yıldızları, ayı, gökyüzünü sevmişimdir hep. Aynı gökyüzünü paylaştığımız milyarlarca insan ağlayan, mutlu olan, gülen, hasta olan, ölen… birbirimize uzağız ama bir o kadar da yakınız. . Gökyüzüne bakmayı seviyorum. Kuşları kıskanıyorum. Onların insanlardan daha özgür olduğunu düşündüğüm içindir kim bilir.

Gitmeli insan, gitmeli yardım etmeli, sevmeli, gülmeli başkasının üzüntüsünü paylaşmalı. Yeni insanlar yeni hayatlar katmalı hayatına. O kadar çok şey var ki yazacağım. Sanırım çok uzattım yine, burada kessem iyi olacak.

Ben artık sorularımın cevabını buldum. Bunun için bahane bulmayacağım ve elimden gelenin fazlasını yapacağım. Yorucu olacak. En yorucusu da benim gibi düşünmeyen insanların engellemesi belki de en yakınlarımın.

Evet, korkuyorum.
Evet, hala kendime güvenmiyorum. Yarı yolda bırakır mıyım kendimi diye.

Ama başlamakta yolun yarısıdır derler değil mi? Umarım bu korkumu zamanla yenerim. Şimdi çalışma masamı dağınıklığını toplayacağım. Tıpkı hayatımın dağınıklığına düzen vermek istediğim gibi. Görüşmek üzere.

Sahipsiz Cümleler



5 Ekim 2014

Sahipsiz Cümleler Sokağı

Her sokağın kendine ait bir kokusu vardır, hiç dikkat ettiniz mi? Bu sokağında kokusu Türk kahvesi kokusu. Tek huzur bulduğum yerdi burası. Üzgün olduğumda ya da bir şeyleri unutmak istediğimde ilk işim bu sokağa gelmek ve bir müddet de olsa Kahve Tadında bir hayat yaşamaktı.  

Kaynak: Walcoo net

Sadece kahvenin piştiği bir mekândı burası. Kahveci Cemil abinin dediğine göre kahve közde pişerse Dünyanın en lezzetli kahvesi olurdu.  Kahveyi köz dışında pişirmek nimete hakaretti ona göre. Beni görünce küçük yüzüne kocaman gülümsemesini yerleştirir, hiçbir kelime etmeden damla sakızlı Türk kahvesini elime tutuştururdu. Tarifini alıp birkaç kez denemiştim ama Cemil abinin dediği gibi ocakta pişen kahvenin tadı hiç güzel olmamıştı. Ya da bu sokağa uğramak için kahve içme bahanesi uydurmuştum kendime.

Boş sandalyeyi gösterip gözleriyle otur işareti yapmıştı yine. İlginç bir adamdı hiç konuşmazdı ama gözleriyle, mimikleriyle söylemek istediğini binlerce kelime kuran insanlardan daha iyi anlatırdı. Gülümseyerek gözümü deniz kenarındaki çimlere çevirmiştim bu sefer. Ne yapmak istediğimi anlamış olacak ki ses çıkarmadan git der gibi başını öne doğru itip tekrar işine koyulmuştu.

Limon sarısı etekle çimlerin üzerine oturmak ne kadar akıl kariydi bilinmez ama ilk defa umursamadan çimlerin içine gömülmüştüm bile. Ayakkabımı çıkarıp cimlerin ıslaklığını, soğukluğunu hissetmek  istemiştim parmaklarımda. Bu sefer kahveye eşlik eden çim kokusu eşliğinde denizi izlemeye koyulmuştum. Banka oturmuş annesinin yanı başında ayakta dikilen yediği çilekli doldurmanın yüzünde oluşturduğu sevimli kirlilikle ahu gözlü dondurma delisi küçük kız, çimlerde oturmak için annesine mızmızlanmaya başlamıştı. Kocaman abla oturmuştu işte onun eteği batmıyor muydu?  Kadının delici bakışları üzerime dikilmişti. Ailesinden terbiye almamış, bir de bizim çocuklarımızın eğitimini, terbiyesini bozacak ahlaksız genç kız bakışları. İlk defa o zaman anlamıştım, insanların konuşmadan daha gerçekçi, yalansız konuştuklarını.
Hem çimene oturmanın neresi aptalca, ahlaksız bir davranıştı ki. Kim demişti,  kim belirlemişti toplumdaki kuralları

Kalabalık içinde seslice gülme.

Genç kız oturaklı olur.

Erkekler ağlamaz…..

Sırf para kazanayım diye işe yaramaz cümlelerle, yazım hatalarıyla dolu Ucuz Romandı hayatımız.

Her şeyi boş verip denizin mavisine gözlerimi dikmiş, denizin bana söylediği şarkıyı dinlemeye başlamıştım. Denizin mavisi dün okuduğum ütopyadaki Maviye İz Süren keşifçilerini hatırlatmıştı. Bütün renklerin yok olduğu yeşili, sarısı, kırmızısı… disütopyayı anlatıyordu roman.  Dünyanın eski haline gelebilmesi için ilk önce mavi rengi bulmaları gerekiyordu. Çünkü mavi renk hayatın özüydü. O yüzden keşifçilerin adını Maviye İz Süren koymuşlardı. Karanlığın hâkim olduğu dünya da maviyi, gökyüzünü, denizi arayan keşifçilerdi onlar.

Kızıl saçlı hoş bir genç kızın bağırmasıyla irkilmiştim. İnya diye bağırarak birine doğru koşuyor bir yandan da elinde tuxedo markalı çantanın içinden bir şey çıkarmaya çalışıyordu. Hiçbir şey düşünmeden bir müddet çevredeki insanları izlemeye başlamıştım. Yanı başımdaki banka oturmuş iki genç  Admin Panpa imzalı karikatürleri okuyup gülüyorlar  bir yandan da yaşlı çifte bakıyorlardı. Yetmiş yaşı civarlarındaki iki çiftin boş kalan ellerinde poşetler diğer elleri de birbirine kavuşmuştu.  Yaşlı çifti gören kedilerle dolmuştu ortalık, bu kadar kedi nerede saklanıyor diye şaşırmamak elde değildi. Poşetin içindekilerin ne olduğunu tahmin edebiliyordunuz yanındaki kedilerin davranışlarından. Tekrar yaşlı çiftin kavuşmuş ellerine bakıp Aşkın Bedenleşmiş Hali bu olsa gerek diye düşünmüştüm.

Çimenlerin üzerinde çıkan ayak sesini duyup başımı sağ tarafıma çevirdiğimde bir gencinde benim gibi çimlerin üzerinde oturduğunu görmüştüm. Telefonun hoparlöründen çıkan müzik sesiyle

Waiting for my real life to begin…. TIK!

Diyerek bir yandan şarkı mırıldanıyor bir yandan da çikolatasına ısırıklar atıyordu. İnsanları izlemeye bırakıp tekrar denizin mavisine dikmiştim gözümü. Hayat sanki bir tiyatro oyunuydu. Herkesin elinde bir repliği vardı. Benimde elime replik kâğıtları tutuşturulmuştu ama kâğıdın birkaç sayfası doluyken diğer sayfalar bomboştu. Sonsuza kadar doğaçlama oynamak zorunda kalmıştım tiyatromda, oturup bir köşeye izlemek istiyordum tiyatroyu, insanları. Yönetmen kesin kızıyordu bana seni aptal kalk oturduğun yerden tiyatromu berbat ediyorsun diye.

Başımı çevirdiğimde genç adamın gitmiş olduğunu görmüştüm. Yalnız arkasında kitabını unutmuştu. Kitabı alıp sağa sola bakındım, fakat genç adamdan iz yoktu. Bir müddet kapağını inceledikten sonra bana eksik verilen tiyatro repliğimin bu romanın sayfalarında olduğunu bilmeyerek çantama koymuştum Mutluluk Satıcısı romanını…
Sahipsiz Cümleler


İnyanın mimini biraz geçikmeli yaptım, kusura bakmazsın umarım. Mimde sevdiğiniz, takip ettiğiniz blogların ismi geçiyor.  Onlar kendilerini bilir. Bariz ortada gerçi yazımda. :)  Unuttuğum kişiler varsa şimdiden özür dilerim. Umarım beğenmişsinizdir.


1 Ekim 2014

Aashiqui 2

Evet Hint Filmi bağımlısı Özlem geldi. Şimdiye kadar çok Hint filmi izlememişimdir ya diyordum; ama artık kendime Hint Filmi aşığı diyeceğim. Bugün tesadüf eseri izlenmesi gereken 20 tane Hint Filmi diye bir yazı gördüm haber sitesinde. Ve ben hepsini izlemişim. :)

Ve karşınızda bir Hint filmi daha. Sonları da doğru yine sulu gözlülüğüm tuttu tabi. Film hakkında yine fazla sopiler vermeyeceğim. Genel konusu ünlü bir sanatçı olan erkeğin, bir genç kadınla yolunun kesişmesi.


Bir de bu filimden sonra aklımda oluşan ilk cümle şu oldu. 


Herkesin bağımlılığı var bu hayatta. Kiminin alkole, kiminin aşka. Bundan ya kurtulacaksın ya da ölene kadar bağımlı kalacaksın.


Ve filmdeki müzikler muhteşem.



Sahipsiz Cümleler