28 Mart 2015

Küçük Kara Balık




Ben bu müthiş kitabı, 30 yaşımda, askerdeyken okudum.. açıkçası o güne kadar neden okumadım diye içerledim, sivil elbiselerimin olduğu yerin anahtarını görevli usta askerden alıp, onun refagatiyle aşağı inip, sivil eşyalarımın olduğu çantamdan küçük, kitap okuma fenerimle birlikte çıkardım.

Hemen gelip o gece yat emri verildikten sonra okumaya başladım.. ertesi sabah, öğlen yemeği arasında bulduğum boşlukta bir daha başladım okumaya.. yanımdaki çocuk ne okuduğumu sordu, "küçük kara balık" dedim..

"o ne lan?" dedi.. "hiç" dedim.. "sadece bir öykü kitabı.. daha doğrusu küçük bir hikaye.. çocuklar için yazılmış sanırım.."
"sanırım mı?" dedi.. "evet" dedim.. "sanırım.."
O günün akşamında tekrar okudum.. bitti.. karanlıkta kafamı yastığa koyup, sabah ezanıyla birlikte uyandığımızda parkamın yan cebine koydum.. öğle yemeğinde bir daha başladım.. akşam yemeğiyle komutanlık saati arasındaki o boşlukta kaldığım yerden devam ettim..

Bir hafta boyunca "o okuduğun ne lan?" diye soran herkese "küçük kara balık" dedim.. 107 acemi er içinden hiçbirisi bilmiyordu.. ve bilmemeleri açıkçası beni mutlu ediyordu..

Askerliğin üçüncü haftasında, bir gece yat emri verilmeden önce, nedenini hala bilemediğim bir şekilde, üst yatağın üzerinde ayağa kalkıp, "arkadaşlar, size bir hikaye okumak istiyorum" dedim..
içlerinden bir kaçı "siktir" dedi.. "bir kaçı biz çocuk muyuz" diye çıkıştı.. bir kaçı ise "hele bi' susun amına koyim, okusun" dedi..

Ben de o son bir kaçının dediğini yapıp, okudum.. bağdaş kurup, üst ranzada, bu mükemmel kitapta geçen diyaloglara kendi beynimden tonlar vererek..

Yaklaşık 15-20 dakikada bitti.. kimsenin gıkı çıkmadı.. çok geçmeden nöbetçi astsubay gelip, asker sayımını yaptı, ışıklar söndü.. o gece, koğuştaki askerlerin, gencin hepsi, kafayı yastığa koyar-koymaz uyuyamadı.. küçük kara balık gibi.

Not: Kitabın tanıtımını yapacaktım. Ama bir sözlük yazarının paylaştığı bu yazıyı görünce bunu paylaşmak istedim. Keşke bana bu küçükken hediye edilseymiş dedim okuduğumda. Belli bir dönem yasaklanmış kitaptır ayrıca kendisi.


Cennetten Kovulan 

24 Mart 2015

Hadi, Lösemiyi Biraz Daha Yakından Tanıyalım

Lösemiyi duymayanınız var mı? Yoktur sanırım değil mi? Löseminin ne olduğunu biliyor musunuz? Bir kanser çeşidi olduğu şeklinde, çoğumuzun bilgisi bu kadar değil mi? Genellikle çocuklarda daha sık görüldüğü düşünülür; fakat yetişkinlerde görülme oranı daha yüksek. Yalnız çocukların Akut lösemi olma ihtimalleri daha fazla. Bu yazımda çok farklı bir şekilde Lösemiyi anlatacağım size. Ve löseminin ne olduğunu çok iyi öğreneceksiniz, unutmayacaksınız. Biraz fazla mı iddialı oldum acaba. Neyse yazının sonunda iddialı olup olmadığıma karar verirsiniz.

İlk önce sizinle tanışması gereken 3 tane hücreciklerimiz var. Üç hücrede ilik tarafından üretilirler. ( Lösemi hastalarına neden ilik nakli yapıldığını da anlamış olacaksınız.)  Onlarla tanışın. Onlar sizinle tanışmaya pek istekli. Onlarla tanışmadan löseminin nasıl olduğunu, oluştuğunu anlamanız pek mümkün değil.









Merhaba, pisicikler. Özlem abla pisicik diyor ya size, ben de pisicik desem kızmazsınız bana değil mi? Bana beyaz kan hücresi derler; ama kısa adım AKYUVAR. Siz bana bu şekilde seslenebilirsiniz. Ben vücudun güvenlik görevlisinden biriyim. Vücudu enfeksiyonlara karşı korurum. Benim gibi birçok AKYUVAR var.











Merhaba bende kırmızı kan hücresi. Bana da ALYUVAR diyebilirsiniz. 
Ben dağıtıcıyım. Benim görevimde. Vücuda giren oksijeni vücut içerisinde dağıtımını sağlamaktır. Benim gibi birçok ALYUVAR var.












Merhaba ben de trombosit. Benim kısa adım yok. Ama benimde vücut içinde önemli görevim var. Kanın pıhtılaşmasını sağlarım. Benim gibi birçok TROMBOSİT var.








Sevimli hücreciklerimizle tanıştınız mı? Löseminin nasıl olduğunu yine onlar anlatsın biz dinleyelim.

Bizden belli sayıda güvenlik görevlisi ( AKYUVAR) vardır. İyi eğitim almamış, gelişmemiş, olgunlaşmamış birçok güvenlik görevlisi ( AKYUVAR) aramıza katılır, çoğalırsa lösemi denilen hastalık çıkar. Üstelik bizim yaptığımız görevi yapmazlar. Vücudu hastalıklara, enfeksiyonlara karşı korumadıkları yetmezmiş gibi o kadar çok çoğalırlar ki bulunduğumuz yer dar gelir sığamayız. Bizim gibi yararlı AKYUVARLAR yok olmaya başlar. Bu yüzden vücut hastalıklara açık hale gelir. Ayrıca bulunduğumuz yere sığamadığımız için kırmızı kan hücreleri gibi vücuda yayılmaya başlarlar. Bazı yerlerde birikirler. Onlar lenflerdir. Koltuk altı mesela, vücudunuzda şişlikler olursa doktora gidin olur mu?

Başka kötülükleri de vardır, bu tembel, çalışmayan AKYUVARLARIN. Mesela, ALYUVARLARIN sayısında azalmaya neden olabilirler, çoğaldıkları için. Bu da anemi/ kansızlık hastalığına ve nefes darlığına neden olur. Bunun dışında o kadar çok çoğalırlar ki TROMBOSİTLER ‘ide azaltabilirler. Bu da vücudumuzda kanamalara neden olabileceği gibi kanama olduğunda kanımız pıhtılaştıran TROMBOSİT az olduğundan kanamaları durdurmak zor olabilir.  


AKYUVAR’ın anlattıklarına ben de şunları ekleyebilirim. Bunların dışında zayıflık, yorgunluk, ateş, terleme, diş etlerinde şişkinlik ve kanamalar görülür. Kilo kaybı, iştahsızlık, kemik veya eklemlerde ağrılar, anemiye bağlı olarak soluk ten, nefes darlığı, baş dönmesi, kolay yaralanma, morarma. Gözde rahatsızlık, görme kaybı hissi bunun dışında karında şişlik gibi belirtileri vardır.  Lösemiyi akut ve kronik olarak ikiye ayırmak mümkündür. Genellikle akut lösemiler çocuklarda çıkarken, kronik lösemi yetişkinlerde daha sık görülür. Akut Lösemi hızla ilerleyen lösemidir. Kronik lösemi ise yavaş ilerler.



Bende Löseminin nedenlerini, beslenme ile lösemi arasında ilişki olup olmadığını anlatayım. Löseminin kesin nedeni bilinmiyor. Ama bilim adamları hem genetiğin hem de çevrenin hastalıkta etkili olduğunu söylüyorlar. Mesela, radyasyon, kimyasal maddeler, sigara kullanmak, bazı kan hastalıkları, down sendromu- genetik faktörler.

Beslenme ve Lösemi arasındaki ilişki araştırılmış meyve ve sebze  yemenin lösemi tedavisinde olumlu etkilerin olduğu sonucuna varılmış. Bunun nedeni de meyve ve sebze de  flavonoid adı verilen maddeymiş. Bunlar lösemi hücrelerinin ölümünü artırdığı gibi lösemik hücrelerin çoğalmasını da önlüyormuş. Bu verilere deneysel sonuçlarla ulaşılmış, insanın üzerinde ne kadar kullanımla etkisinin olacağını henüz araştırtmamışlar. Ama hepiniz meyve ve sebze yiyin olur mu? Aynı şekilde kırmızıbiber ve kara üzümde bulunan maddelerinde lösemi için iyileştirici özelliklerinin olduğu sonucuna varılmış.

Sarmısakta bulunan dially sülfid’in lösemi hücrelerinin çoğalmasını engellediği sonucuna varılmış. Ve ilaçlarında etkisini artırdığı görülmüş. Çilek, ahududu, yaban mersini, karabuğday, susam yağı bu besinlerden bazıları. 

Ayrıca bilim adamları uyarmışlar. Yanlış antibiyotik kullanımın bağırsakta yararlı bakteriler yerine zararlı bakterileri artırdığı ve toksit maddelerin kanda artmasına neden olduğunu söylemişler. Bu nedenle her ne kadar genetiğin etkisi olsa da beslenmenin, bulunduğumuz çevrenin lösemi üzerinde etkisi olduğunu unutmayalım. Umarın size lösemiyi anlatabilmişizdir. Bizleri sevin, sağlıklı şekilde besleyin, hasta etmeyin bizi olur mu?

Bir de siz insanlar yılbaşı, sevgililer günü, anneler günü... diye sürekli bir günleriniz var ya işte, hediye alıp verdiğiniz. İşte LÖSEV DÜKKANINDAN sitesinden hediyelerinizi seçin, olmaz mı? Hem sevdiklerinizi sevindirdiğiniz gibi hem de Lösemili miniklere katkınız olacaktır. TIK!


Bana ne ben diyeceğim, bu sefer Özlem abla demesin. Görüşürüz pisiciklerrrr! 

Sahipsiz Cümleler

18 Mart 2015

Şekersiz Hoşaf

18 Mart 1915 her gün hatırlanması gereken bir gün, sadece bugün değil. Atalarımızın ne zorluklarla vatanını savunduğunu her gün düşünüp, ona göre hareket etmemiz gerektiğini her gün düşünmeliyiz. Artık savaşlar Birinci Dünya savaşı gibi değil. Belki İngiltere, Fransa, Amerika ( itilaf devletleri) günümüzdeki böyle olacağını bilseydi savaşa bile girmezlerdi. Burnunu bile kanatmadan özgürlük getiriyorum diye halkları birbirine kırdırıp emeline ulaşıyorlar.

Şimdi toz pembe bakmayalım hayata. Türkiye'nin de durumunun pek iç açıcı olduğu söylenemez. Onlar canlarını biz yaşayalım, ülkemizi savunalım diye verdiler. Twitterda, facebookta oturduğumuz yerden ruhlarına rahmet dileyelim diye değil. Kilometrelerce uzaklıktan Çanakkaleye gelen Anzaklar ve Twitterdan geçmişi hatırladım ayağına yatan millet. Vicdanınız rahatsa bilemem, ama benim rahat değil.

Çanakkale'de ki zorluğu bir de çektiğim fotoğraflardan bakmanızı isterim. Anlatılanlar soyut kalmasın. ( İzin istedim fotoğraf çekebilir miyim? Sorun olur mu diye, sordum. İzin verdiler.Ama yine de çok fotoğraf çekmek istemedim. Belki zarar verir flaşı diye. ) 

İlk önce yemek listelerine bakalım.


Şekersiz hoşaf, ekmek, şekersiz hoşaf, ekmek..... sonra ekmekte azaltılıyor. Evimizde bile bu yeme şekline kaç gün dayanabiliriz. Ki çoğu gün iki öğün atlanıyor.


Bu görüntüyü yakından görmeniz lazım. Hani derler ya metre kareye 3000-6000 arası kurşun düşmüştü diye. İşte kanıtı. Birbiriyle bütünleşmiş kurşunlar.


Kayaya isabet etmiş top mermisi. Çıkardıkları kayada arka tarafta.


Su mataraları, gözlükler. Ve dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama yüzük.


Fransız miferi, deri tozluklar.


Çatalları bilemem de o tahta kaşığın hikayesini yazabilirim. 

Sahipsiz Cümleler

16 Mart 2015

Kusurlu Cinayet

Ambulans sesi ile meraklı insanların uğultusunu bileklerime kelepçe geçirilirken binanın en üst katından rahatlıkla duyabiliyordum.  Cinayeti işlemiştim, sonra polisi arayıp kendimi ihbar etmiştim.

Onu öldürdüm… o-nu öldürdüm!



Kanlar içindeki bedenin üstünden geçip odayı saran kan kokusu içerisinde kahverengi koltuğa oturdum. Paslanmış demire benzeyen koku ilk önce midemi bulandırmıştı, ama yavaş yavaş alışmıştım kokuya. Yerde yatan bedenini, ölmemiş gibi bana bakan ela gözlerini, ellerinin arasından akan kanı bir müddet izledim. Sanki bu Dünya’da sadece ikimiz yaşıyorduk. İlk kez bu kadar sessiz geliyordu Dünya bana. Bu sessizliği bozan saat dışında.

Tik tak tik tak tik tak…

Ela gözleri beni rahatsız etmeye başlamıştı, beni. Sanki ölmemiş gibi bakıyordu. Emin olmak için kulağımı kanlı göğsüne dayadım. Kızıla boyanmış, şekerli bir şerbetin içine sokulmuş hale gelen saçımla göğsünden başımı ayırdım, bileğine elimi uzatarak nabzını kontrol ettim. Sağ kalmasına tahammül edemezdim, küçücük olsa bile yaşama ihtimali olmamalıydı. Ne yapabilirdim ya yaşıyorsa.  Elim, pantolonum paçaları ve saçım kan içinde mutfağa koştum. Tezgâhın üzerinde duran yağı ve çakmağı alıp hızlıca içeriye girdim. Polisler geldiğinde bedeni kül olmuştu bile onunla birlikte mobilyalarda tutuşmaya başlamıştı. Bu duruma hazırlıksız yakalanan polisler arabalarındaki yangın söndürme tüpü ile ateşi söndürmüşlerdi. Bembeyaz köpüklerin arasında yatan siyah bir biblo gibiydi bedeni.

Binlerce gazeteci. Meraklı insanlar doluşmuştu binanın önüne.

Onu neden öldürdünüz?

Pişman mısınız? Şeklinde birbirine benzeyen sorular.

Bu bana göre iyi bir olaydı, ama nerede kötü bir olay olursa akbaba gibi üşüşen insanlar sarmıştı çevreyi. 

Tekrar bir ses, pişman mısınız?

Hayır, pişman değilim…

Verdiğim bu cevapla ömür boyu hapisle cezalandırılacağımı, bir cani olduğumu söyleyeceklerini bilmeme rağmen, polisler tarafından zorla arabaya itiştirilirken, var gücümle:

Onu öldürdüüüm! Pişman değiliiiim!

Karanlık bir odaya alınmıştım. İki polis başımda dikilmiş olay anını anlatmamı istemişlerdi.

Aniden planladığım bir şeydi. Ölmesi gerekiyordu onun öldürmeliydim onu. İçtiği kahvesine onu uyuşturacak ilaç kattım ilk önce. Sonra gerisini gördünüz işte göğsüne aldığı bir bıçak darbesi ile yere yığıldı. Doğrulmak istedi, onu doğrulurken kolundan tutup tekrar yere ittim ve kalbine ikinci bir bıçak darbesi daha indirdim. İnatla sürekli ayağa kalkıyordu ve her doğruluşunda bir bıçak darbesi aldı bedenine. Sonra yaşama ihtimaline karşı bedenini küle çevirdim.

Sen bütün bunları yaparken nasıl sesini çıkartmadı, apartmandaki hiçbir kimse ses duymadıklarını söylüyor.

( hafif bir gülümseme ile) kör, sağır, dilsiz ooo! 

Hahahahaha…. Ne o şaşırdınız, bir kadından böyle canice bir davranış beklemiyordunuz sanırım.

Tuttum gözlerimdeki yaşları, gözlerimdeki biriken damlalarla bağladım kollarını, ayaklarını. Yatırdım yere çırpındıkça bir bıçak darbesi indirdim binlerce kez. Her saplayışta tekrar dirildi sanki. Yerden kalkıp üstüme yürüdü ama bıçaklanmaktan, kan kaybından değil de çaresizlikten ilk önce dizlerinin üzerine düştü sonra yere kapaklandı bedeni. ‘Kör bıçağın başaramadığı şeyi başardı çaresiz kalmak’ Artık yüzüm, gözüm, saçım, ellerim kan içinde ne önemi var. Aşkı öldürdüm, aşk öldü diyorum size beni duymuyor musunuz?

Kördü aşk, çirkinliği görmüyordu.

Sağırdı aşk, kötü sözleri duymuyordu.

Dilsizdi aşk, tartışmazdı, kötü bir şey söylemezdi…

Peki ,neden öldürdün o zaman ?

Gözü görmeye, kulağı duymaya, dili dönmeye başlamıştı.

Aşk ölü artıııık! Lügatımız da aşk kelimesi yok!

Aşk öldü, nasıl bilirdiniz ?



Sahipsiz Cümleler